Bakara Sûresi 21 ( Keşşâf Tefsiri p. 328-342)




 
21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, (Allah’ın azabından) sakınasınız.



[328] Allah Teâlâ [bundan önceki âyetlerde] mükellef grupları, yani mü’min , kâfir ve münafıkları tâdat edip bunların hallerini, sıfatlarını, akıbetlerini ve her birinin Allah katında sa‘îd / cennetlik veya şakī / cehennemlik olmasına sebep olacak hususiyetleri anlattıktan sonra, bu âyette hepsine birden hitapta bulunmaktadır. Bu, daha önce “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.” [Fâtiha 1/4] âyetinin tefsirinde anlatmış olduğumuz iltifat sanatı olup oldukça sık kullanılır ve dinleyicinin dikkatini, ilgisini çeker. Sözgelimi muhatabına üçüncü bir kişiyi anlatırken; “Falancanın başından şöyle şöyle şeyler geçmiş” deyip o üçüncü kişinin hikâyesinin eksik / nâkıs yönlerini anlatırsın; daha sonra da hitabı [kendisinden gıyaben bahsettiğin] o üçüncü kişiye çevirerek; 

“Ey falanca! İşinde, gücünde doğru yoldan ayrılmamalı; kazanırken de harcarken de doğru yolu izlemelisin” dersin. Bu şekilde hitabı o kişiye yönlendirerek (iltifat) muhatabın dikkatini daha fazla çekmiş; tavsiyelerine, irşatlarına daha çok kulak vermesini sağlamış olursun. Görürsün ki muhatabının yanında söylediğin bu sözleri, eğer üçüncü kişiye hitaben değil de, doğrudan kendisine hitaben söyleyecek olsan, tabiatı gereği, söylediklerinden ürperecek [ve seni dinlemek istemeyecek]; doğrudan kendisine değil de üçüncü bir kişiye hitaben söylediğin kadar sana kulak vermeyecektir. İşte, bu tür söz sanatlarını kullanmak, söz esnasında birinden diğerine intikal etmek muhatabın kulak kabartmasına, gönlünü açıp kabule meyyal hale gelmesine sebep olur.


Allah öncelikle bize insan prototiplerini anlattı. İnsanlar vardır dedi, samimi olur, inançlı olur, güvenli olur güvenli olur, güven verir işte bunlar müminlerdir dedi. 

Ya da insanlar vardır dedi, inanmaz, inanmadıkları gibi inanmamakta diretirler dedi, işte burada da uzun uzadıya münafıklardan bahsetti. 


Münafık prototipini anlamak en zordur. Çünkü içiyle dışı farklıdır. Söylemi ile eylemi birbiriyle tutarlı değildir. 


Bunları anlattıktan sonra, insan prototipini anlattıktan sonra, Allahu Teala insana üç temel grupta tasnif ediyor. Birincisi inanma, ikincisi inanmama, üçüncüsü ise münafıklık. Yani yani Allah insana inanç bakımından üçe ayırıyoruz. Mümin olan, kafir olan, münafık olan. 


Eyleme yönelik olarak da münafıklığın en büyük olayı riyakarlıktır. İnanç bakımından en problemli olan münafık olan insanlardır. 


    Münafık dediğimiz insanın içiyle dışı birbirinden farklıdır. 


Yani söylediğine kendisi de inanmaz. Bir aydınlık geldiği zaman onun aydınlığı ile ne yapacağını görür ama karanlığın içerisinde boğulan insanlardır. 

Allah bize insan Tipolojilerini anlattıktan sonra Allah herkese seslenerek, Allah’ın kudretini vurgulayarak kulluk etmemizi emrediyor ve şöyle diyor.


Kulluğunuz Allah’a olsun. Çünkü Allah’a kul olan başka her şeye karşı diktir. Ama eşyaya kul olan her şeye başı eğiktir. Yani bizim seçtiğimiz Allaha olduğum müddetçe biz dikiz, Bizim duruşumuz nettir. Ama insanın duruşu, başı mala mülke insana eğik olduğu müddetçe O insanın duruşunda problem vardır. Her şeye eğilmek zorundadır. 


[329] Sahih bir senetle bize rivayet edildiğine göre İbrahim en-Neha‘î [v.96/714], Alkame b. Kays ’dan [v.62/682] şöyle nakletmiştir; “Kur’ân’da içerisinde يا أيُهَا النَسُ… [Ey İnsanlar!] ifadesi bulunan her [sûre] Mekkî, içinde يا أيُهَا الَّذينَ آمَنُوا[Ey İman edenler!] ifadesi bulunan her sûre ise Medenîdir. Buna göre;“Ey insanlar! Rabbinize kulluk edin” hitabı da, Mekke müşriklerine yönelik olmaktadır.


Yani burada diyor ki, “Ey insanlar”, diyerek kâfirlere yönelmedi, müminlere yönelmedi, münafıklara yönelmedi, herkese yönelerek burada bir iltifat sanatı ortaya koyuyor. Ve insanları direk sen şöylesin böylesin dediğiniz zaman onların bir süre sonra dinlemeyeceğini, ama üçüncü şahıs üzerinden konuşulduğunda insanların dikkatini çekileceğinden bahsediyor. 


[330] Yâ, aslında uzakta olana seslenmek için belirlenmiş olan nida harfidir; insanın seslendiği kimseye hitaben kullandığı bir sestir. Yakında olan kimseye seslenmek için ise Ey ve sadece Hemze [yani E] kullanılır. Ancak Yâ daha sonra, yakında da olsa, yanılan ve gaflete düşen kimseye [uyarı maksadıyla] da seslenmek için kullanılır olmuştur. Bu durumda, yakında olan kişi, uzakta olan kişi konumunda değerlendirilmiştir. Hem yakında bulunan hem de herhangi bir yanılgı ve gaflet içinde bulunmayan kimseye bu harfle seslenildiği zaman, devamında gelen hitabın ciddi anlamda kastedildiği vurgulanmak istenir. 

Yani burada şunu anlıyoruz, Allah burada insana bir nidada bulunarak, hitap ediyor, belki bu bir uzaktan sesleniş gibi gelebilir, ama buradaki sesleniş “Kendine bir dön bak.”


[331] Şayet “Peki, Allah Teâlâ insana şahdamarından daha yakın olduğu ve her şeyi en mükemmel şekilde işitip gördüğü halde, neden O’ndan medet uman kimse ‘Ya Rabbi!’ ve ‘Ya Allah!’ gibi ifadeler kullanmaktadır?” dersen, şöyle derim: Kul bu ifadeyi kullanmak sûretiyle kendini küçültmekte, yani kendisinin Allah’a yakın, O’nun rızasına nail olmuş mukarreb kimselerden olduğu düşüncesinden uzak durmakta; kendini küçük görerek, Allah katında kendisine değer biçmemiş olmakta; yanı sıra Allah’ın davetine icabet etme ve O’nun çağrısına kulak verme konusundaki gayretini göstermektedir.


Biz burada aslında şunu görüyoruz. “Ey İnsanlar, Allah’a kulluk edin!” diyor. Birincil anlamda amacınız, Allah’a kulluk olsun. Allah’ın bizim kulluğumuzu istemesi Allah için değil, kul için. Allah’ın böyle bir tağzime ihtiyacı zaten yok. Burada aynı zamanda şunu da görüyoruz. Böyle bir hitapla Allah dikkatleri çekiyor. İnsanın dikkatinin dağılmaması, bir noktaya toplanması ile ilgili önemli bir durum tespitinde bulunuyoruz. 


Byung-Chul Han isimli bir felsefeci var. Koreli bir felsefeci. “Yorgunluk toplumu” diye bir kitabı var. Ve bu kitabında multitasking, yani aynı anda bir çok görev gibi bir durumdan bahsediyor. Bugünün modern insanı için diyor ki, aynı anda çok görev yapıyor, ve bu görev çokluğu ile insanlar bir süre sonra “dağınık beyin sendromu” gibi bir şeyle karşılaştığından bahsediyor. Beyin bu iş fazlalığından bir süre sonra toparlanamaz oluyor. Şöyle diyor, "aynı anda bir çok görev edebilmek, yada bilgisayar oyunlarına çok fazla oynamak insanı derinleşmekten uzaklaştırıyor. "


Biz de aynı zamanı yaşıyoruz, İbni Heysem de aynı zamanı yaşamış, Farabi de aynı zamanı yaşamış, İbni Sina’da aynı zamanda yaşamış. Ama gelin görün ki, bizim yaptığımız işler muhtemelen onların yaptıklarından daha çok, ama biz onlar gibi derin işler çıkar tanıyoruz. Çünkü çok fazla dağılıyoruz. 

Çok fazla iş var. Çok fazla görev var. Bu kadar aynı anda çoklu görevlerimiz olunca Cemil Meriç’in dediği gibi, 


    "Eşyalar kullanılmak için, insanlar sevilmek için ama biz değiştirdik, onun için kaos yaşıyoruz"


Yani insanı sevmek yerine eşyayı sever olduk, insanı kullanır olduk, kendimizi de kullandırıyoruz. Ne kadar çok elbiseniz varsa o kadar çok işiniz çıkıyor, ne kadar çok mobilyanız varsa o kadar fazla işiniz oluyor. Buradan multitasking dediği sadece oda değil. Bir çok görevi üstümüze alıyoruz. İşte burada “insan derinleşemiyor”, diyor. Ve burada şöyle bir örnek veriyor. "İnsan gitgide vahşi bir hale geliyor. Vahşi doğada hayvanlar dikkatlerini muhtelif işlere bölerler. Hayvanlar zihinlerini muhtelif işe bölmeye mecburdur diyor. Hayvan yemek yerken bir yandan da dikkatli olmak zorundadır avlanabilir mi diye. Hem yiyeceğini kurmaya çalışır, hem yavrusunu kurmaya çalışır, hem eşini korumaya çalışır. Böyle olduğu için de hayvan hiçbir konuda derinleşemez. Sadece biyolojik devamlılığı için sürekli teyakkuz halindedir. Böyle olduğu içinde hayvanlar vahşidir. Sadece biyolojik varlıklarını devam ettirmeye çalışırlar."


İnsan da maalesef derinleşmelerine kaybetmelerini sebebi oradan oraya baktığı içindir. Dağınık beyin sendromu dediğimiz şey bu. O videodan o videoya geçiyoruz. Bir işten bir işe atlıyoruz hemen. Oturup derinleşmek, kendine çekilmek, teheccüt vakitlerinde kendinle kalmak... İnsanlar artık kendilerine kalamıyor. Kendine çekildiğinde bile başka şeyler düşünüyor. Namaz kılarken başka şeyler düşünüyorsunuz. Konsantrasyon eğitimi verenler hep "anda kal" derler. En az 5 kere “anda kal” diye tekrar ederler. Anda kalmak demek, bulunduğun anda derinleşmek demektir. 

İbni Heysem geldi aklıma. Çok yönlü bir insan, onu saraydan çağırıyorlar çalışmak için, oysa orası yoğun olur diye bunu kabul etmiyor ve hat yazarak para kazanıyor. Bir yandan da bilimsel keşiflerle ilgileniyor. Yani aslında "Ey insanlar" gibi hitaplarla Allah ilk önce “Dikkatini topla!” diyor. İnsan, ünsiyet sahibi, alışkanlıklarının çocuğu insan. İbni Haldun insan kelimesinin etimolojik kökeninde alışkanlık kurma, ya da yakınlık oluşturma ya da unutma anlamında olduğunu söylüyor. Demek ki, Allah burada bize ilk önce “İlgini topla!” diyor. 


[332] أَيُّ kelimesi, başında Lâm-ı ta‘rîf bulunan bir muhataba seslenmek için kullanılan bir sıla ifadesidir. Benzer şekilde zû ve ellezî kelimeleri de cins isimlerini ve cümle olarak ma‘rife olan ifadeleri nitelemek üzere kullanılan bağlaçlardır.

أَيُّ müphem bir kelime olup kendisini izah edecek, müphemliğini giderecek bir ifadeye ihtiyaç duyar. Bu yüzden de peşinden ya bir cins isminin veya onun yerine geçecek [ism-i işaret vb.] bir kelimenin gelmesi ve onu nitelemesi gerekir. Böylece, seslenme (nida) ifadesinden kimin kastedildiği açıklığa kavuşmuş olacaktır. Yâ Zeydü’z-zarîfu [Ey zarif Zeyd!] örneğinde olduğu üzere, nida harfinin mamulü أَيُّ kelimesidir, devamındaki isim ise onun sıfatıdır. Ancak أَيُّ cümledeki Zeyd gibi müstakil olmadığı için mutlaka sıfat almak durumundadır. Bu şekilde müphemlikten açıklığa doğru aşama aşama ilerleme, bir tür tekit ve teyit anlamı taşımaktadır.


[333] Sıfat ve mevsufu arasında bulunan tenbih kelimesi [Elif ] iki işlev görür: Birincisi nida harfini pekiştirmek, onun anlamını tekit etmek; ikincisi ise 
ي􀆫 أَ harfinin normalde alması gereken [fakat bu kullanımda almamış olduğu] muzāfun ileyhin telafisini sağlamaktır.

 

Bu nida dinleme kabiliyetimizi aktive ettiriyor aslında. 


"Ey İnsanlar", "ey iman edenler" gibi nidalar dinleme kabiliyetimizi aktive edebilen sesli harflerin bir arada bize uyarısı aslında. Günümüz insanını düşündüğümüz zaman dinleme ve yoğunlaşma kabiliyetimiz gittikçe eriyor. Giderek dinleme kabiliyetimizi kaybediyoruz. Dinleme ve yoğunlaşma kabiliyetimiz eridikçe ölümcül bir hiperaktivite ortaya çıkıyor. Bu nasıl oluyor, insanlar sürekli bir şeyler yapıyorlar. Her şey çok aktif. Örneğin, eskiden kına gecelerinde gelin olacak kıza dua edilirdi ve sonrasında biraz eğlenelilirdi. Ancak şimdi görüyoruz ki, yavaş yavaş kına elbiseleri, bindallılar, ikinci üçüncü kıyafetler, konseptler... Öyle bir hız ki insan artık insanla ilgilenmiyor. İnsan insanın giydiği ile ilgileniyor. İnsan insanın resmi ile ilgileniyor. Böyle olduğu için, dinleme ve yoğunlaşma kabiliyetlerimiz eriyor. Bu eridiği için de hiperaktif günler yaşıyoruz. Yani normal aktiflikten bahsetmiyorum. Örneğin, aktif olan çocuk oynar koşturur. Böyle olması normaldir. Hiperaktif çocukta ise olumlu bir aktiflik yok. Bugünün insanı dinleme ve yoğunlaşma yetisini kaybettiği için hiperaktif olarak devam ediyor. Hannah Arandt’ın “İnsanlık Durumu” isimli kitabında dediği gibi, 


    "İnsan çalışan hayvan seviyesine indirilmeye başlandı. Sadece koşacak. Dinlemeye, yoğunlaşmaya, derinleşmeye hiç vakti yok."


Demek ki, Allah Kur’an‘da nida ile kısa kelimelerle “Bir dur, çeki düzen ver, sen nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun” der. Aslında inançlı olan insanın yaptığı eylemler ara ara o nidayı duymaktadır. 

İnanç kaybolduktan sonra bile etkisini göstermeye devam eden tuhaf bir niteliktir

 

"Hayatımın artık sahip olmadığım bir inanç tarafından yönetildiğini hissediyorum. Hayatımda artık ben her ne kadar inancımdan kopsam da, bir inanç tarafından yönetildiğimi hissediyorum. Çünkü inanç kaybolsa bile etkisini göstermeye devam eden tuhaf bir niteliktir. Duygu kaybolsa da bağ kalır." 

 

Ernets Renan

 

"Aslında inanç inananın hayatından gitse bile bir cümleden birkaç kelime çıkarılmış gibi anlam anlaşılır."

 

Jules Payot

 

Yani cümleden bir kaç kelime çıksa da cümlenin anlamını anlarsınız. İnsanın hayatından inanç çıksa da onun o inancıyla alakalı o kadar çok bağı vardır ki o bağ, o anlamını tam anlamıyla kendinden koparmaz.

 

Nida ; dinleme kabiliyetini aktive etmektir. İnsana bir düşün, bir dur, hız kes, hiperaktif olma, yavaşla!” demenin bir ifadesidir.

 


[334] Şayet “Neden Allah’ın kitabın da bu tür nida ifadeleri, diğer eserlerde olmadığı kadar çok kullanılmaktadır?” dersen, şöyle derim: Çünkü Kur’ân, kendine mahsus birtakım tekit ve mübalağa üsluplarına sahiptir; zira Allah’ın kullarına nida ederek bildirdiği bütün emirleri, yasakları, öğütleri, sakındırmaları, vaatleri, uyarıları, geçmiş toplumlara dair kıssaları ve kitapta bahsettiği bundan başka hususlar son derece önemli meseleler olup, kulların bu konularda tam bir teyakkuz halinde olmaları, kalpleri ve basiretleriyle tamamen buna yönelmeleri gerekmektedir. Oysa kullar bu durumdan gafildirler. İşte bu durum; onlara en tekitli ve en mübalağalı ifadelerle seslenilmesini gerektirmiştir.

 

Allah da o gafil olan kullarını nidayla sesle, sözle kendilerine dönmeye davet eder.

 

 

[335] Şayet “Alkame [v.62/682] ve Hasan-ı Basrî’den [v.110/728] nakledilen rivayetlere göre buradaki kulluk emri ya hem mü’minlere hem kâfirlere yönelik ya da hususen Mekkeli kâfirlere yönelik olmalıdır; pekiyi, mü’minler zaten Rablerine kulluk ediyorlarken onlara kulluk etmelerinin emredilmesi nasıl mümkün olmaktadır; böyle bir ifadenin şairin şu mısralarından ne farkı vardır? Eğer bunu yapacak [Allah’tan isteyecek] olsam, ‘zaten ayakta iken, ayağa kalkmasını istediğin kişi’ gibi olurum. Kâfirler zaten Allah’ı bilmemekte, O’nu kabul etmemektedirler, bu durumda Allah’a nasıl kulluk edecekler?” dersen, şöyle derim: Mü’minlerin Allah’a kulluk etmelerinden maksat, kullukta derecelerinin artması, onda sebat etmeleridir.


Kâfirlerin kulluğu ise öncelikle Allah’ı kabul/ikrar etme şartına bağlıdır. Namaz emrine muhatap olan kişinin öncelikle namazın abdest, niyet ve diğer şartlarını yerine getirmek durumunda olması da buna benzer. Bütün bu ön şartlar, açıkça zikredilmemiş olsalar da, emrin kapsamına dâhildirler. Zira bu emirler, ancak bu şartlarla birlikte yerine getirilebilirler. Bu yüzden bu ön şartlar, söz konusu emrin levazımındandır. Kaldı ki Mekke Müşrikleri Allah’ı bilmekte, O’nu kabul etmekte idiler. Allah Teâlâ, “Bunlara, kendilerini kimin yarattığını sorsan, kesinlikle; ‘Allah’ derler.” [Zuhruf 43/87] buyurmaktadır.

 

Kafirler için demesi iman, mümin için ise imanda sebat.

 


[336] Şayet “Senin açıklamana göre âyetteki ‘kulluk edin’ ifadesi hem kulluk etme emrini hem de kullukta ziyadeyi (derecenin artmasını) ihtiva ediyor olmaktadır” dersen, şöyle derim: Kullukta ziyade, kulluğun ta kendisidir, ondan başka bir şey değildir.


[337] Şayet “Rabbiniz ifadesinden maksat nedir?” dersen, şöyle derim: Müşrikler iki rububiyet inancına sahiptiler. Birincisi Allah’ın Rabliği, ikincisi ise putlarının rabliği idi. Eğer buradaki hitap hususen Mekke Müşriklerine yönelik ise, o zaman “Rabbiniz”den maksat, “göklerin, yerlerin ve onların rab diye adlandırdıkları ilâhların Rabbi” mânasıdır. Bu durumda “sizleri yaratan” ifadesi, ayırt edici ve izah edici bir sıfat olmaktadır. Eğer âyetteki hitap bütün fırkalara [mü’minlere, kâfirlere ve münafıklara] yönelik ise, o zaman “Rabbiniz” ile hakiki anlam kastedilmiş olur. Bu durumda “sizleri yaratan” ifadesi, övgü ve tazim ifade eden bir sıfat olur. Hitabın hususen kâfirlere yönelik olma ihtimali de bu yorumu imkânsız kılmaz. Ancak yine de birinci ihtimal daha açık ve daha sahihtir.

Nietzsche’nin “Putların Alacakaranlığı” isimli kitabında diyor ki:

 

“İnsan bakmayı, düşünmeyi, ve okuyup yazmayı öğrenmelidir. Bakmayı öğrenmek demek; gözü sükûnete, sabra ve kendine gelmeye bırakmaya alıştırmak demektir.”


Nereden bakıyorsak, hangi paradigmadan, hangi gözlükle bakıyorsak o gözlük üzerinden görüyoruz. O yüzden gözü sükunete alıştırmalı, gözü güzelliklere görmeye alıştırmalıyız.


[338] الخلق [yaratma]; bir şeyi düzenleyerek, ölçüp biçerek vücuda getirmek demektir. Sözgelimi ayakkabıyı belli bir ölçüye göre yapan kimse için haleka’n-na‘le denilir. Ebû Amr [v.154/771] halâkküm şeklinde idğam ile okumuştur. İbnü’s-Semeyfa‘ [el-Yemânî v.215/830] bu ifadeyi وخلق مَن قبلكم [ve sizden evvelkileri yaratan] şeklinde okumuştur. Zeyd b. Ali ’nin [v.122/740] kıraatinde ise وَالَّذِينَ مِن قبْلَكُمْ ifadesi yer alır. Ancak bu, problemli bir okuyuştur [çünkü iki ism-i mevsūle karşılık bir tek sıla vardır]. Buna rağmen, bu okuyuşu şöyle izah etmek mümkündür: Burada ilk ism-i mevsūl tekit maksadıyla, birincisi ile sılası arasına sıkıştırılmıştır. Nitekim; 

Ey Teym ! Adiyy oğullarının Teym’i! Babasız kalasıcalar!.. 

şiirinde Cerîr [v.110/728], ikinci Teym ’i birinci Teym ile muzāfun ileyh arasına mukham olarak girmiştir. Aynı durum, [ أبَاkelimesini tenvinsiz okuduğun] لا أبَا لَكَ ifadesinde muzāf ile muzāfun ileyh arasına girmiş olan izafet Lâm’ında da söz konusudur.

Kuranda çok çeşit yaratma kelimesi var

Halaka ,Fatara, Bediğa var. Yani yaratmanın çeşitleri var.

الخلق [yaratma] iki çeşittir.

1.Düzenleyip ölçüp biçerek yaratma, Yoktan var etmek.

2. Vardan var etmek.

 


[339] لَعَلَّ beklenti ve şefkat ifade eder. Sözgelimi le‘alle Zeyden yükrimunî [umulur ki Zeyd bana değer verir] ve le‘allehû yühînunî [belki bana değer vermez] denilir. Allah Teâlâ لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أوْ يَخْشى [“belki düşünüp ders çıkarır ya da saygılı olur” (TāHâ 20/44)] ve لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ [“(Kıyamet) saat(i) belki de yakındır” (Şûrâ 42/17)] âyetlerinde böyle kullanmıştır. Dikkat edersen, وَالَّذِينَ آمَنوا مُشْفِقونَ مِنْها [“İman edenler ondan yana kaygılıdır.” (Şûrâ 42/18)] âyetinde de ifade edildiği üzere, Kur’ân’ın birçok yerinde bu ifade teşvik maksadıyla kullanılmıştır. Fakat bu teşvik ve özendirme ifadeleri mutlak kerem ve mutlak rahmet sahibi [Allah] tarafından kullanılmış olduğu için, bu ifadelerde geçen teşvikler, gerçekleşeceği kesin olan şeyler konumundadır. Bu yüzden de Allah’ın teşviki, kesin olan bir şeyin haber verilmesi anlamındadır. Kimi de لعل’nin كى [için] anlamında olduğunu söylemiştir. Oysa bu doğru değildir; doğru olan, yukarıda ifade etmiş olduğumuz husustur. Yine sultanların âdeti ve bulundukları konumun teâmülü, vaatte bulundukları ve kesin olarak yapmaya gönüllü oldukları şeyleri söylerken; “belki”, “umulur” vb. kısa ifadeler kullanmak ya da imalı bir şekilde onay vermek, gülümsemek veya sıcak bir şekilde bakmak şeklindedir. Sultan bunlardan herhangi birini yaptığı zaman, istek sahibinin içinde, istediğini elde ettiğine dair artık hiçbir kuşku kalmaz. İşte sultanlar sultanı, mutlak izzet ve kibriyanın sahibi Allah Teâlâ’nın kelâmında da لعل ifadesi bu şekilde kullanılmıştır. Bir başka ihtimal ise, لعل’nin kesinlik değil, umut verme anlamında kullanılmış olmasıdır ki bunun sebebi de, kulların tembelliğe düşmelerine engel olmaktır. Nitekim şu âyette bu durum söz konusudur: “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a tevbe edin. Belki Rabbiniz, kötülüklerinizi örter.” [Tahrim 66/8)]

لَعَلَّ  burada ummak manasında kullanılmıştır. Ama İnsan için ummak, Allah için değil. Allah için bu şudur; Allah’ın kullarına umut vermesidir.

 


[340] Şayet “Bu âyetteki لعل’nin mânası ve âyetteki konumu nedir?” dersen, şöyle derim: Anlamı, yukarıda söz ettiklerimizden hiçbiri değildir, çünkü خَلَقَكُمْ ... لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ifadesinin, “Allah’ın, kullarının takvasını ümit ettiği” şeklinde anlaşılması mümkün değildir, zira ümit etmek, gaybı ve şehadeti bilen Allah hakkında düşünülmesi caiz olmayan bir fiildir. Yine bu âyetin, “kullar Allah tarafından, takva ümidi taşır halde yaratılmışlardır” şeklinde anlaşılması da mümkün değildir. Ancak âyetteki لعل hakiki değil, mecaz anlamda kullanılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ kullarını, kendilerine yüklemiş olduğu mükellefiyet gereği kulluk etsinler diye yaratmış; onları hem akıl hem de şehvet ile donatmış; kudretlerini her türlü illetten (eksiklikten) arındırmış; onlara imkân vermiş, kendilerine hayır ve şer yollarını göstermiş, ‘tercih’ yularını kendi ellerine bırakmış ve hayır ve takvayı tercih etmelerini murad etmiştir. Bu durumda onlar, artık takva sahibi olmaları umulacak kimseler sûretindedirler. Çünkü durumları buna müsaittir; herhangi bir fiili yapıp yapmamak arasında muhayyer olan kimsenin durumu gibi, bunlar da Allah’a itaat ve isyan arasında muhayyerdirler. Şu âyet de bunu doğrulamaktadır: “Hanginizin daha güzel amel sergileyeceğini sına(yıp bunu herkese açıkça göster)mek için..” [Hûd 11/7)]. Aslında imtihan edip denemek sadece işlerin akıbetini bilmeyenlerin yapacağı iştir, fakat burada kulların durumunun ihtiyar üzere bina edilmiş olması, imtihana benzetilmiştir.

 

Allah ümit etmez, ümit eden kullardır. Allah kullarının takvasını ümit etmez; Allah biliyor zaten, Görüneni de görünmeyeni de bilen o. لَعَلَّ  olması Allah'ın Kullarının takvasını ümit etmesi değil, Allah'ın onlara Takva hususiyetini verip, bunu kullanabilmelerine imkan tanımasıdır.

 

"Sonra da ona kötülük ve takva kabiliyetini verene yemin olsun ki," Şems 8

Yani Allah hepimize takvayı ve fücuru vermiş.

 

"Hem bilin ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize zinet yapmıştır. Küfrü, fasıklığı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır." Hucurât Suresi 7. Ayet

 

O yüzden Fıtratımız %51 iyiye daha yatkın. Aslında fıtratımızın içersinde olan içgüdülerimiz de kötülüğe yatkın anlamında değil onları nasıl kullandığımızla alakalı; öfke tabii ki olacak, yanlışa tabii ki öfkeleneceğiz. 

 


[341] Şayet “Allah Teâlâ nasıl bu âyete muhatap olan kimseleri takva sahibi olmaları ümidi üzere yaratmışsa onlardan öncekileri de aynı şey için yaratmıştır; o halde bu âyette ‘umulur ki sakınırsınız’ ifadesi neden sadece muhataplara hasredilmiş, neden öncekileri de bu hitaba dâhil etmemiştir?” dersen, şöyle derim: Allah burada hitabı sadece muhataplara hasretmiş değildir, aksine sadece tağlîb kuralı gereği, lafzan muhatap sıygası kullanmıştır, ama mâna, hepsini ihtiva eder.

Kim böyle yaparsa takvaya ermiş olur. Kimin amacı kulluksa, hayatının merkezine bunu almışsa o takvalı bir hayat yaşar.

 


[342] Şayet “Âyette söz diziminin (nazm) uyumu açısından, اعْبُدوا anlamını ifade etmek için تعبدون veya تتقون yerine اتقوا lafzı kullanılsa [yani ikisi de emir ya da ikisi de fiil olsa] olmaz mıydı?” dersen, şöyle derim: Sakınma kulluktan farklı bir şey değildir ki bu durum sözün ahenginin bozulmasına neden olsun. Aksine takva , kulluk eyleminde bulunan kimsenin davranışının zirve noktası, gayretinin son halidir. Dolayısıyla, Allah Teâlâ ibadetin en zirve noktalarını ifade etmek üzere “Sizi yaratan Rabbinize kulluk edin” buyurduğu zaman, bu ifade kulları kulluğa teşvik ve ilzam etmekte, ibadetin gönüllerde daha sağlam bir şekilde yer etmesini sağlamakta daha etkili olmuştur. Bunun benzeri, kölene; “Şu kitap tomarlarını taşı bakalım; ben seni sırf yükümü taşıyasın diye köle edindim” demen gibidir; “Seni kitap tomarlarını taşıyasın diye köle edindim” demiş olsaydın, kölenin gönlünde aynı etkiyi oluşturmazdın.

 

Takva kelimesinin kökü sakınmak anlamından geliyor, korkmaktan değil. Takvayı sorumluluk bilinci olarak çeviriyorlar. Muttaki olmak; her eyleminin ve söyleminin sorumluluğunu alabilen kişi olmaktır. Sorumlulukla davranan kişidir muttaki. Takva sahibi tepiklerini kontrol edebilen kişidir. Etkiye göre tepki veren değil, tepkilerini hakikat çizgisine göre tercih ederek, seçerek anlamına gelmektedir.

"İnsanlar ya reaksiyonel (dürtüsel) bir tepki verirler ya da aklî bir tepki verirler."

 

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı Stephen R. Covey


Dürtüsel de , tercih kullanmıyor, ama ikincisinde aklî tepkide; tercihli tepkiden bahsediyor. Tercihli tepki ne demek? Vereceği tepkiyi seçiyor. Takva sahibi insan tepkisini seçen insandır. İnsanların kendi tepkisini belirlemesine izin vermeyen insandır. Tepki, refleks dediğimiz şey nedir? Herhangi bir davranışa karşı vermiş olduğumuz sözel ya da eylemsel reaksiyona refleks diyoruz. Bugünün insanı çok dürtüsel tepkiler veriyor, hiç düşünmüyor ben bu tepkiyi vermek yerine şunu da verebilirim. 

 

"İlkeleri olan kişilerin tepkileri seçicidir. "Stephen R. Covey

 

Efendimiz (S.a.v.) Huneyn Gazvesinden sonra ganimetlerle alakalı sıkıntı oluyor. Gençler konuşuyor. Efendimiz o kadar öfkeleniyor ki, Sahabe öfkesini şöyle tanımlıyor; “alnının damarları çatlayacak hale geldi.” İşin içine iftira girmiş oluyor. Efendimizin yapmadığı adaletsizliği gündeme getiriyorlar. Efendimiz o durumda tepkiyi seçiyor diyor ki ; "Hz.Musa'ya bundan daha ağır davrandıklarında da sabır göstermişti. Ve sabretmeyi tercih ediyor." 

Demek ki takva sahibi insan , sorumluluk bilinci olan insan tepkisini seçebilen insan. Etkiye göre tepki veren değil, etki ne olursa olsun tepkisini bilincine göre, takvasına göre veren insan demektir.

Stephen R. Covey şöyle der; 

 

Bir insanın tercihli tepki yapabilmesi için dört tane şart gerekir. Bunlar;

 

1. Kişinin kendini bilmesi: Kim olduğunu değil sadece ; konumunu mevkiini her şeyini bilmek. Kim olduğunun farkına varmak.

2.Vicdan: Kişinin kendisine ve çevresine karşı bir kötülüğü dokunmadığını düşünebilecek şekilde içinin rahat olması. Vicdanın rahat olmasını sağlayacaksın. 

3.Hayal gücü: Farklı çözümlere odaklanmak. Bir problemi tek bir çözüme odaklamamak.

4.İrade: İrade insana verilmiş bir güç. Bazı filozoflar bunun duyu organlarında olan güçler olduğunu söylüyor. İrade ne kadar güçlüyse çözüm de, kulluk da o kadar güçlüdür.


"Kuvveyi amel, Kuvveyi iradeye; Kuvveyi irade de Kuvveyi itikada bağlıdır."

 

Elmalılı Hamdi Yazır


Bir amelin, eylemin kuvveti gücü iradeye bağlıdır. İradenin gücüde itikada bağlıdır. İtikad; Akd: sözleşme, bağlılık.

 

Payot gibi filozoflar " İradeyi en güçlü yapan şey inançlardır." der. İradeyi en güçlü yapan şey niye inançtır? Çünkü inancın pratikleri vardır. Allah'a kul olan takva sahibi olur. Allah'a kul olmak sorumluluk bilinci; eyleminin, tepkilerinin sorumluluğunda olmaktır. Etki böyle oldu o yüzden böyle tepki verdim değil, Tepkimi buna göre verdim demektir.

      

 Sen Allah' a kul olursan takvalı olursun, takvalı olman da seni Allah'a kul eder.

 

Yorumlar