Bakara Sûresi 19-20 ( Keşşâf Tefsiri p. 294-327)





19. Ya da gökten yağan öyle bir sağanak gibi ki; içinde, karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek barındırıyor... Onlar da yıldırımlardan dolayı ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar... Oysa, inkârcı nankörleri Allah çepeçevre kuşatmış!.. 


20. Şimşek neredeyse gözlerini alacak... Onları her aydınlattığında, onun ışığında yürüyorlar; karanlık bastırınca da kalakalıyorlar... Allah dileseydi, onların işitme kabiliyetlerini ve gözlerini felç ederdi. Allah, elbette her şeye kadirdir.



[294] Sonra Allah Teâlâ münafıkların durumunu ardı ardına ortaya koymak, maskelerini peş peşe düşürmek için haklarında ikinci bir temsil yapmaktadır. Sözü sanatkârane söyleyen (belîğ) bir kimse genel ve veciz konuşulması gereken yerde genel ve veciz ifadeleri kullanmak durumunda olduğu gibi, teferruata girip genişçe anlatmak icap eden yerde de konuyu tafsilatlı bir şekilde anlatmak durumundadır. Bu hususta Câhız [v.255/869] şöyle demiştir:

Kâh uzun uzun nutuk atarlar; kâh

Kaş göz işaretiyle anlaşırlar; gözcülerden korkan biri gibi

[295] Kur’ân’da temsilin bu şekilde ardı ardına kullanıldığı yerlerden biri de şu âyetlerdir: “Kör ile gören de eşit olmuyor. Karanlıklarla aydınlık da... Gölgelikle sıcaklık da...” [Fâtır 35/19-21] Yine şair Zürrumme [v.117/735] şu kasidesinde bak nasıl kullanmıştır:

Bu yaban eşeği mi benim deveme benziyor, yoksa dizden aşağısı alaca beneklerle süslü yaban öküzü mü?

Bu mu benim devem kadar hızlı koşacak; yoksa bacakları düzlükteki otlakta kızarıp morarmış şu devekuşu mu?

Yani münafığın davranışları, münafığın iç alemi, iki yüzlü olan insanların iç alemleri. Burada münafık derken dini anlamdaki ikiyüzlülük olarak düşünmeyelim. Her türlü iki yüzlülüğü düşünebilirsiniz. Mesela insanın kendi prestiji ile alakalı verdiği mesajlar, kendini olduğundan daha yüksek bir mevkide göstermesi, bunların hepsi münafıklık belirtileridir. Franscis Bacon'ın çok güzel bir sözü var. Diyor ki;

Bir insanın beyni ya şifalı bitkidir, ya da zararlı bir ottur. Bu durumda birine su vermek , diğerini ise yok etmek gerekir. 

Münafıklıkta böyle ikili bir durumdur. burada insanın içgüdüleri ile insana hakikate göre gönderen güdüler arasında bir çatışmadan bahsediyoruz. Bu çatışmada, buradaki insan ne tarafından sularsa o taraf meleke halini almış oluyor. 

[296] Şayet “İlk temsilde münafık, ateş yakan kimseye, onun zahirde Müslüman görünmesi ateşin aydınlatmasına, ondan faydalanmasının sona ermesi de ateşin sönmesine benzetilmişti; pekiyi ikinci temsilde sağanak yağmurlara, karanlıklara, gök gürültüsüne, şimşeğe ve yıldırıma benzetilen nedir?” dersen, şöyle derim: Burada şöyle denebilir: İslâm dini sağanak yağmura benzetilmiştir, çünkü nasıl ki toprak yağmurla hayat buluyorsa kalpler de İslâm ile hayat bulur. Kâfirlerin şüpheleri karanlıklara, ilâhî uyarı ve müjdeler (va‘d ve va‘îd) gök gürültüsü ve şimşeğe, Müslümanlar eliyle kâfirlerin başına gelen korkular, belalar ve sıkıntılar ise yıldırımlara benzetilmiştir. Bu durumda أَوْ گصَيِّبِ ifadesinin anlamı; “ya da sağanak yağmura tutulan kimsenin durumu gibi” şeklinde olur. Maksat, gökyüzünden bu şekil ve nitelikte şiddetli bir yağmura tutulan ve başlarına türlü belalar gelen bir topluluğun halini örnek olarak vermektir.

[297] Şayet “Burada bazı şeyler diğer bazı şeylere benzetilmiş; pekiyi benzetilenler nerede zikredilmişti? Bunlar “Ne kör ile gören ne de iman edip salih amel işleyenler ile kötülük eden bir oluyor.” [Ğâfir 40/58] âyetinde ve İmru’ü’l- Kays ’ın [v. tkr. 540];

[Kartal] yuvaya girdiğinde, kuşların -didiklediği- yaş ve kuru vaziyetteki kalpleri adeta adi birer hurma ve hünnap meyvesi gibiydi

beytinde olduğu gibi, sarih bir şekilde zikredilemez miydi?” dersen, şöyle derim: Benzetilen, bazen bu örneklerde olduğu üzere sarih bir şekilde ifade edilebileceği gibi bazen de öteden beri devam eden isti‘âre kuralları gereği benzetilen açık bir şekilde zikredilmez. Örneği: Şu âyetlerde, benzetilen sarih olarak zikredilmemiştir: “İki su kaynağı bir olmuyor. Biri tatlıdır; susuzluğu keser, içimi kolaydır; diğeri ise tuzludur, acıdır.” [Fâtır 35/12]; “Allah size, (şirkin anlamsızlığını gösteren) bir temsil daha getiriyor: ‘Hangimiz iş yaptıracağız’ diye birbiriyle çekişip duran birtakım efendileri bulunan bir adamcağız ile yalnız bir tek efendisi olan bir (başka) adam düşünün.” [Zümer 39/29].

Biz burada aslında şunu anlıyoruz.

Münafık iradesi gelişmemiş kişidir. 

İrade dediğimiz şeyin 3 unsuru var. 

1. İrade kişinin kendisine hakim olmasıdır. 

2. Güdülerin kontrol edilmesidir. Mesela çocuk güdülerini kontrol edemez. Camdan bakmak isterken yere atlamak ister. Büyüdükçe, gelişim evreleri ile güdüleri kontrol almaya başlarız. 

3. Kötü olana değil iyi olana  odaklanabilmektir irade.

Münafık dediğimiz kişi kendine hakim olamaz. Ona hakim olan güdüleridir. Kötü olana odaklanır, iyi olana odaklanmaz. Çünkü sadece düşündüğü şey onun egosudur. 


[298] Beyân âlimlerinin bir nevi kırmızı çizgi olarak benimseyip asla geçmedikleri doğru şudur: Bu iki temsilin her ikisi de müferrak (ayrık) değil, mürekkeb temsil kapsamına girer; temsillerden benzetmeye konu edilen şeylerin her biri teker teker ele alınıp hangisinin hangisine benzediğini belirlemek gibi bir zorlamaya gidilmez. İşbu konudaki en açık ve net görüş, en sağlıklı yaklaşım da budur. Bunu şöyle izah edebiliriz: Araplar birbirinden bağımsız olan ve aralarında herhangi bir irtibat bulunmayan birçok şeyi bir araya getirip bunları benzerleri ile benzeştirebilirler.

Tevratı taşıyanlar daha yük taşıyor ve yoruluyor, merkep de yük taşıyor ve yoruluyor. Tevratı taşıyan bu insanlar Kitabı anlamaz , ne taşıdığını bilmez, ne yaptığını bilmez sadece yükün ağırlığında rahatsızlığı bilir. Bunların durumu da bu kadar cahilcedir. Merkebin yük taşıması, kitap taşıması hiçbir işe yaramaz sadece yükü diyorsun. Çünkü amel etmiyor. Tevratı taşıyanlar da demek ki onunla amel etmiyor. Aynı şekilde bize de söylüyor. Kuranı bilmek, Sadece Google gibi bilmek, onu sadece hafızada yük etmektir diyor.

Yukarıda âyette ve İmru’ü’l-Kays ’ın [v. tkr.540] şiirinde durum budur. Yine Araplar bir araya gelmiş ve adeta tek bir şey gibi olmuş bir grup şeyin toplamından hâsıl olan bir niteliği yine aynı şekilde bir başka grup şeyin toplamından hâsıl olan bir başka niteliğe benzetirler. Bunun örneği de, “Tevrat kendilerine yüklendiği halde, onu taşıyamayanların durumu; koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer!” [Cum‘a 62/5] âyetidir. Bu âyette maksat, Yahudilerin, beraberlerindeki Tevrat ve onun apaçık kanıtları konusundaki cehaletleri ile ilgili durumunu, merkebin taşıdığı hikmet (bilgelik) kitapları konusundaki cahil haline, taşıdığı kitapların bilgelik kitabı olması ile diğer herhangi bir yük olmasının merkep nezdinde eşit olmasına, merkebin bunların arasındaki farkı hissetmeyip sadece taşıdığı yükün kendisine verdiği yorgunluğu, sırtının kenarlarında duyduğu acıyı hissetmesine benzetmektir. Yine bu tür teşbihe bir diğer örnek de, “Dünya hayatının durumunu onlara şu temsille anlat: (Bu hayat) gökten indirdiğimiz öyle bir su gibi(dir) ki; toprağın bitirdiği şeyler onunla karışıp yeşerir...” [Kehf 18/45] âyetidir. Burada maksat; dünya hayatının güzelliğinin kalıcılığının tıpkı bir yeşilliğin kalıcılığı kadar az olduğunu anlatmaktır. Bu tür teşbihlerde benzeyen ile benzetilen arasında, tek tek bütün unsurların birbirine benzetilmesi ve ikisinin tek bir şey gibi düşünülmesi söz konusu değildir. Benzer şekilde, münafıkların sapkınlığa düşmeleri ve sapkınlık içerisinde iken yakalanmış oldukları hayret, dehşet ve bocalama durumu, bu durumun onlar için ağırlığı, tıpkı gecenin karanlığında bir ateş yakan, fakat ateşi sönüveren kimsenin içine düştüğü duruma benzetilmiştir. Yine münafıkların aynı durumu, kapkaranlık bir gecede gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımların korkusu altında kalmış olan kimsenin durumuna benzetilmiştir.

Bu ayette benzetme olarak merkebe benzetmesinin sebebi, Merkebinen hiçbir şey anlamadığı gibi, yaptığı işin farkında olmadığı gibi, sadece onu yüklenip götürmesini benzetiyor. Eğer bir insan öğrendiklerini eyleme geçirmiyorsa, sadece onda bir yüktür diyor.

Münafığın niteliği iradesizliktir; 

Mü'minin niteliği iradeli olmaktır. 

[299] Şayet “أَوْ گصَيِّبِ َ ifadesinin anlamını ‘ya da sağanak yağmura tutulan kimsenin durumu gibi’ şeklinde takdir edip burada muzāfın hazfedildiği müferrak bir teşbih bulunduğunu varsaymıştın; pekiyi, aynı takdiri mürekkeb teşbih te de yapıyor musun?” dersen, şöyle derim: Eğer “parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar” ifadesindeki zamirin nereye işaret ettiğini tespit etmek gerekmeseydi, böyle bir takdirde bulunmaya ihtiyaç duymazdım. Çünkü ben burada kelâmın toplamından elde edilen keyfiyeti dikkate alıyorum; yoksa teşbih harfinin peşinden kendisi ile teşbihin yapılacağı tekil bir kelime gelmiş mi gelmemiş mi, çok da önemsemiyorum. Dikkat edersen; “Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz öyle bir su gibidir ki..” [Yunus 10/24] âyetinde “su” kelimesi teşbih harfi olan Kâf ’ı takiben kullanılmış; oysa burada maksat dünyanın suya ya da takdir edilmesi muhtemel bir başka şeye benzetilmesi değildir [burada bir ‘durum’ başka bir duruma benzetilmektedir]. Bu meyanda gayet açık bir örnek de Lebîd’in [v.41/660] şu satırlarıdır:

İnsanlar da tamamen beldelere benzer

Halkı içindeyken şen şakrak, yarın onlar göçüp gittiğinde ise ıpıssız!

Burada şair insanları beldelere benzetmiş değildir; aksine insanların dünyadaki mevcudiyetlerini, dünyadan hızlıca göçüp gidecek olmalarını, bir beldenin halkının orada yerleşmesine ve kısa bir süre sonra orayı terkedip ıpıssız bırakmasına benzetmiştir.

Roja yogada mitolojik bir efsane anlatılıyor. Pek çok yeri ziyaret eden bir bilge varmış. Bu bilgiye ziyareti esnasında bir adama rastlıyor. O adam öyle bir meditasyon yaparmış ki, öyle içsel aleme gelişmiş bir adammış ki, meditasyon yaptığı zaman bedeninin etrafında topraklar ve karıncalar oluşuyor. O kadar uzun süre içsel âlemine dönebilen biriymiş. Bilge o adamla karşılaşınca adama ne istersin diye sormuş. Adam cevap veriyor, ben Allah’tan sonsuz bir özgürlük isterim diyor. Bilge yola devam ediyor. İkinci bir adamla karşılaşıyor. Adam rastgele dans eden, kendince insanlara yardım etmeye Çalışan bir insan. Bilge adama da soruyor ne istersin diye. O adam da ben Allah’tan sonsuz bir özgürlük vermesini isterim diyor. Bilge adam daha sonra duasını yapıyor ve onlarla ilgili ilhamını alıyor. Önce kendisinden dilekte bulunan birinci adama rastlıyor. Bilge adama diyor ki, tanrı dediki, dört kez dünyaya geldikten sonra dileğini ulaşacaksın. Adam bunun üzerine yas tutmaya başlıyor.  Durumundan şikayetçi oluyor. Daha sonra ikinci adama geliyor. Bilge o adama da diyor ki, demirhindi ağacında bulunan yapraklar kadar tekrar dünyaya döneceksin, ve ondan sonra özgür olacaksın diyor. Adam sevinçten bağırmaya başlıyor. O zaman diyor özgürlüğüme çok kısa bir zaman sonra kavuşacağım diyor. Bir ses duyuluyor. Evladım şu andan itibaren özgürsün deniliyor.

   Olaya bir merkep gibi yerden bakmak var. Bir de yıldızlardan bakmak var. 

Eğer bir içsel karanlığın içinde bakıyorsak, göreceğimiz şey hep olumsuzluktur. Dört kereye odaklanmaktır. Ama eğer farklı bir açıdan bakabiliyorsak milyonlarca yaprak kadar gelip gideceğimizi bilsek de orada bizim için ümit ışıkları sonsuzdur. 


[300] Şayet “Peki, bu temsillerden hangisi daha beliğ, yani daha yerinde ve daha sanatkâranedir?” dersen, şöyle derim: İkincisidir, çünkü münafıkların içinde bulundukları şaşkınlık durumunun ne kadar vahim boyutlarda olduğunu, durumun onlar için ne kadar zor ve korkunç olduğunu daha iyi anlatmaktadır. Bu sebeple de ilkinden sonra zikredilmiştir. Nitekim Araplar bu tür benzetmeleri hafiften ağıra doğru bir sıralama içerisinde yaparlar.


Münafıkların durumu bu kadar zordur. Yıldırımlar düşer, iç alemlerinde şimşekler çakar, dıştan belki heybetli gözükürler , Münâfıkûn Sûresini'de 4.ayette de görmüştük;

" Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!"

Dışlarından onları gördüğün zaman heybetli görünürler onlara hayranlık duyarsın ama onlar kökünden kopmuş haşep gibidir. Kökleri yoktur. Onların içinde milyonlarca şimşekler, sıkıntılar oluşuyor.

[301] Şayet “Bu temsillerden biri diğerine atfedilirken neden şüphe ifade eden أو [veya] harfi kullanılmıştır?” dersen, şöyle derim: Bu harf aslında iki ya da daha fazla şeyin şüphe konusunda eşit durumda olduğunu ifade eder, ancak daha sonra anlam genişlemesine uğramış ve herhangi bir şüphenin söz konusu olmadığı durumlarda da iki şey arasında eşitlik ifade etmek için (isti‘âre yoluyla) kullanılır olmuştur. Örneği: Câlisi’l-Hasen evi’bne Sîrîn [İster Hasan-ı Basri’nin meclisine katıl ister İbn Sîrîn ’in] sözünde, meclislerine katılmanın doğruluğu konusunda bu ikisinin de eşit olduklarını ifade etmek istersin. [“Onlardan hiçbir günahkâr ya da nanköre itaat etme.” (İnsan 76/24)] âyeti de buna örnektir. Bu âyette, günahkâr ve nankörün, kendisine itaat etmemenin gerekliliği konusunda eşit oldukları ifade edilmiş olmaktadır. İşte “ya da sağanak yağmura tutulan kimsenin durumu gibi” âyetindeki أَوْ گصَيِّبِ ifadesinde de bu durum vardır. Âyetteki bu teşbihin anlamı şudur: Münafıkların kıssasının keyfiyeti, işte bu iki kıssadaki keyfiyete benzemektedir ve bu iki kıssanın her biri müstakil olarak aynı benzerliğe sahiptir; hangisini mesel olarak versen isabet etmiş olursun; mesel olarak ikisini birden vermen de doğru olur.

Sen o insanlara tabi olma diyor zaten Allah. O insanlarla beraber olma.

 

"Aynı ile yaşayan, aynıdan ölür." 
  Jean Bauldrillard / Kötülüğün Şeffaflığı

 

"Hem hâl olduklarınızla bir hal olursunuz." 
İhsan Fazlıoğlu

 

Neyle birebir oluyorsanız onunla devam edersiniz hatta aynının hüküm sürdüğü bir sistemde direnci kuvvetlendirmenin de bir anlamı yoktur. Yani eğer ki hep aynı yaşıyorsak aynı şeylere maruz kalıyorsak onlara karşı bir direnç oluşturmanın da bir anlamı kalmayacaktır. Direnç oluşturmak için orada bir sıkıntı olması gerekir o yüzden çok muhteşem bir şey söylüyor. Kimlerle berabersen onlara benzersin kimlerle beraber oluyorsan onlara doğru dönersin. Başka bir örnek verelim burada fazla hazza bağımlılık geliştiren bir kişi hep daha fazlasını ister. Mesela uzun vadeli güzellik ne? Az yediğin zaman uzun vadede sağlıklı olursun.Güzel derken toplumsal alanda bize dayatılan güzellikten bahsetmiyoruz. Kore asıllı bir felsefeci Byung-Chul Han’ın Güzelliği kurtarma kitabında şöyle geçiyor ; “ Güzellik eskiden yücelikle bir arada anılırdı, adaletin olmadığı yere güzellik denmezdi. Şimdi biz güzelliği yücelikten kopardığımız için güzelliği uzuvlara mahkum ettik.Çok enteresan bir zaman dilimi yaşıyoruz, insan bütünden güzeldir.Yaratılmış olarak güzelliği temsil ediyor zaten. Ama biz insanın her uzvunu pornografik bir hale getirdik; göz, el, dudaklar pornografi. Dudak ne için var? Konuşmak, Yemek yemek ağzın çok fonksiyonel bir yeri , bir organ. Her uzvu  pornografik bir hale getirdik ve böyle olunca güzellik yücelikten koptu. Güzellik kapitalizmin içinde eridi gitti. O yüzden de hiç kimse güzelliğinden tatmin değil. Herkes daha güzel olmak istiyor. Çünkü yüceliğinden koparttığınız bir güzellik güzellik olarak artık kalmıyor.

 Haz da sürekli bir bağımlılık oluyor. Hazzın olmadığı zamanda insanlar duygusal çöküşler yaşıyorlar; şiddet, kötülük videoları, hazla alakalı bir yığın görseller yüzünden depomin salgısı artıyor ve insan bir  müddet sonra sadece bunun içine gömülmeye başlıyor. Eğer burada iradeyi de kullanmıyorsa bunlarla aynı olmaya başlıyor bunlarla aynı görmeye başlıyor. Bakın bakalım biz bugün her ne kadar müminiz desek de bugün bize güzellik dediğimiz an empoze edilmiş bir güzellik , mutluluk anlayışını oraya mahkum etmiş değil miyiz? İşte burada diyor ki o şimşeklerin fırtınaların olduğu, zihinlerin karmakarışık olduğu bir durum yaşarlar diyor.


[302] Sayyib kelimesi; savb eden, yani “inen, düşen” yağmur demektir. Buluta da sayyib denilir. Şemmâh [v.30/650], bir bulutu nitelerken şöyle demiştir: İyice alçalmış bir karabulut; boşuna gürlemiyor, yağmur yüklüdür. Sayyibin âyette nekire olarak gelmesi, tıpkı ilk örnekte nâr kelimesinin nekire gelmesindeki gibi, tür bildirmek içindir, yani burada çok şiddetli bir yağmur türü, sağanak yağış kastedilmiştir. Bu ifade گصَاءبِ şeklinde de okunmuştur. Ancak گصَيِّبِ daha beliğdir.

[303] Semâ’ kelimesi, üzerimizi örten şu gölgeliktir. Hasan-ı Basrî’nin [v.110/728], semânın “düşmesi engellenen bir dalga / katman” olduğunu söylediği rivayet edilmiştir.

  Sema dediğimiz kelime Sümuv kökünden geliyor; yüce anlamına geliyor ama etimolojik kökü bir şeyin üst tarafı. Mesela başta Sümuv’dur.

[304] Şayet “Âyetteki “gökten” ifadesinin anlama katkısı nedir, zira yağmur zaten gökten yağmaz mı?” dersen, şöyle derim: Bunun anlama katkısı, semâ kelimesinin Lâm-ı ta‘rîf ile ma‘rife yapılarak kullanılmış olmasındadır. Böylece onun herhangi bir semâ değil, belli bir semâ olduğu, yani sadece bir ufuktan geldiği ifade edilmiştir. Zira ufukların her birine semâ denilir. Nitekim Allah Teâlâ’nın “Her bir semânın işini kendisine vahyetti” [Fussilet 41/12] âyetinde de gökteki tabakaların her birine semâ denmiştir. Şairin şu sözü de buna delildir: Yakınırım aramızdaki yerin ve göğün uzaklığından! Âyette mâna, bu bulutun hem yağmur getirdiği hem de semanın ufuklarını kaplamış katman katman bir bulut olduğu şeklindedir. Burada hem cümle yapısı (terkib) hem kelime yapısı (bina) hem de nekire olarak kullanılması itibariyle mübalağa ifade eden sayyib ifadesi kullanılmış, ardından da “karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek ihtiva ediyor” denilerek bu bulutun katman katman olduğu bildirilmiştir. Yine burada yağmurun suyunu denizlerden aldığını iddia edenlerin aksine, gökten indiği, suyunu gökten aldığı da ifade edilmektedir. Allah Teâlâ’nın “O; ‘dolu’ yüklü bulut dağlarını gökten indirip…” [Nûr 24/43] âyeti de buna delâlet etmektedir.

 Harika bir mana var, katman katman olmuş o buluttan gelen yağmur sizi yeşillendirir de ama içine gömülüp giderseniz boğulup kalırsınız diyor. Mesela bugün teknolojiyi nasıl kullanıyorsanız aynı şekilde kalırsınız.

[305] Şayet “Zulümâtun kelimesini merfû‘ kılan nedir?” dersen, şöyle derim: Onu merfû‘ kılan, mevsufa itimadı sebebiyle, zarf, yani fî-hi ifadesidir ki bu hususta ittifak vardır.

[306] Ra‘d buluttan duyulan ses demektir. Sanki bulutun cüssesi sıkışıyor, rüzgâr ona isabet ettikçe titriyor ve bu sarsıntıdan bir ses çıkıyor gibidir. Berk ise bir şey parladığında kullanılan beraka’ş-şey’u berîkanifadesinden; buluttan çıkan ışık demektir.

[307] Şayet “Âyette sağanak yağmur (sayyib), karanlıkların mekânı olarak ifade edilmektedir; bu durumda bununla ya bulut ya da yağmur kastedilmiş olmalıdır; bunlardan hangisi kastedilmiştir ve karanlığından maksat nedir?” dersen, şöyle derim: Bulutların karanlığı, onların katman katman olup yağmur dolu karabuluta dönüştüğü durumda, katmanlarından ve yağmur dolu olmasından kaynaklanan bir karanlıktır ve buna ilaveten bir de gecenin karanlığı söz konusudur. Yağmurun karanlığı ise, damlaların çok sık bir şekilde art arda düşmesinden, yağmur bulutlarının karanlığından ve buna ilaveten gecenin karanlığından kaynaklanmaktadır.

 Yani insan bir çok şeyden kararabilir. Güneş ışığının gitmesiyle, gecenin karanlığından dış etkenlerden karara bilirsin.


[308] Şayet “Yağmur nasıl şimşek ve gök gürültüsünün mekânı olabilir, bu ikisinin mekânı bulut değil mi?” dersen, şöyle derim: Eğer gök gürültüsü ve şimşek yağmurun üzerinde ya da yağdığı yerde ise, genel anlamda onunla birleşikse, onun içinde sayılırlar. Nitekim “falan kişi şehirdedir” dersin, oysa kişi şehrin içerisinde sadece belli bir yerde, cirmi kadar bir yerde bulunmaktadır.

[309] Şayet “Âyette ra‘d ve berk kelimeleri, daha beliğ olanı kullanma usulü gereği çoğul olarak kullanılsa olmaz mıydı; nitekim Buhturî’nin şu şiirinde böyle kullanılmıştır:
Ey giysi olarak dolu taneciklerine bürünen
şimşekleri ve gök gürültüleri arasında böbürlenen bulut!
Ayrıca “Âyette zulümât kelimesi de çoğul kullanılmış”? dersen, şöyle derim: Bu iki şekilde açıklanabilir. Birincisi şöyledir: Burada gök gürültüsü ve şimşeğin bizzat kendileri kastedilmiş olabilir. Ancak bu kelimeler asıl itibariyle mastar oldukları için -nitekim رَعَدَت السماءُ رَعْداً وَبَرَقَتْ بَرْقاً [gökyüzü bir gürlemedir gürledi, bir şimşektir çaktı!] ifadelerinde bu kelimeler mastar olarak kullanılmıştır- çoğul anlamı kastedilse de, çoğul kipleri bırakılıp asıllarının hükmü gözetilerek tekil olarak kullanılmışlardır. İkincisi de şöyledir: Burada gök gürültüsü ve şimşek hadisesi kastedilmiş; adeta ra‘d denilirken ir‘âd [gürleme], berk denilirken de ibrâk [çakma] kastedilmiştir. Bu kelimelerin nekre olarak kullanılmasının sebebi ise, bunların türlerinin kastedilmiş olmasıdır. Sanki “onda zifiri karanlıklar, gürleyen gök gürültüsü ve göz alacak şiddette çarpan şimşek vardır” denilmektedir. يجعلون fiilindeki zamir, sağanak yağmura tutulan kimselere işaret etmektedir. Her ne kadar bu yağmura tutulan kimseler açıkça zikredilmeyip, sadece sayyib [sağanak yağmur] kelimesi ile ifade edilmiş olsa da, fiildeki zamir ona işaret etmektedir. Benzer şekilde أوْ هُمْ قاءِلون [“ya da öğlen vakti dinlenirlerken...” (A‘râf 7/4)] âyetinde de böyle bir kullanım söz konusudur. Zira hazfedilmiş kelimenin her ne kadar lafzı metinde bulunmasa da, anlamı bakidir. Nitekim Hassân [b. Sâbit (r.a.); v.60/680], hazif durumunda anlamın baki kalmasına itimad ederek şöyle demiştir:
“[O güzel insanlar] huzurlarına çıkmak üzere Berîs'e varanlara
bakraç bakraç içirirler o berrak, içimi hoş Beradâ suyundan
Burada şair yusaffiku fiilini müzekker olarak kullanmıştır, çünkü bu fiilin lafzen fâili Beradâ olsa da, anlam olarak fâil, mâ’u beradâ [Beradâ suyu] ifadesidir. يجعلون ifadesinin i‘râbda mahalli yoktur, çünkü yeni başlayan [müste’nef] bir sözdür. Zira Allah Teâlâ önce gök gürültüsü ve şimşeği insanın aklına şiddet ve dehşeti getirecek şekilde zikretmiş, bu durumda sanki biri, “Peki, böylesi bir gök gürültüsü anında onların hali nicedir?” diye sormuş; buna cevaben de, يجْعَلُونَ أصاَبِعَهُمْ فيِ آذاَنِهِمْ [parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar] denilmiştir. Ardından da sanki “Peki, böylesi bir şimşek esnasında durumları nicedir?” diye sorulmuş, buna cevaben de, يَكادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أبْصارَهُمْ [şimşek neredeyse gözlerini alacak] denilmiştir.


Şunu anlıyoruz insanın içindeki içgüdüleri, çevresel koşullar ve aynı zamanda yaptığı eylemlerle iç âlemini kapkara bir hale getirebiliyor. Karanlıklarda yaşayan Aydınlıklardan korkar. Çok fazla bir işle meşgul olan kişi gerçek olarak o karanlıkları algılamaya başlar Platon devlet kitabının ilk başında bunu anlatıyor, bir mağara metaforundan bahsediyor;  İnsanlar mağarada karanlıktalar ve aydınlığa doğru çıktıkları zaman güneşe bakamıyorlar, gözlerini kapıyorlar, ışığa inanamıyorlar çünkü karanlığa alışmışlar. O yüzden diyor ki onlar o kadar o içlerinin, çevrelerinin, yaşantılarının karanlıklarına alışmışlar ki artık buna o şimşeklerle yaşamayı alışkanlık haline getirirler.


Rüzgârın kuvvetini ancak ona karşı yürüdüğünüzde anlarsınız. Ama onunla beraber yürüdüğünüz zaman anlamazsınız.


[310] Şayet “Kulağa tıkanan parmaklar değil, parmak uçlarıdır; dolayısıyla âyette parmaklar yerine parmak uçları denilmeli değil miydi?” dersen, şöyle derim: Bu, dilde sayılamayacak kadar çok olan ve adına ittisâ’ [anlam genişlemesi] denilen bir kullanımdır. فاَغْسِلوا وُجُوهَكُمْ وَأيْدِيَكُمْ [“yüzlerinizi ve ellerinizi yıkayın” (Mâide 5/6)] ve فاَقْطَعُوا أيْدِيَهُما [“ellerini kesin!” (Mâide 5/38)] âyetlerinde de bu kullanım vardır. İlkinde el ifadesi ile elin bir kısmı, yani dirseğe kadar olan kısmı, ikincisinde ise bileğe kadar olan kısmı kastedilmiştir. Ayrıca parmak kelimesinin kullanılması, parmak ucu kelimesinin kullanımının ifade etmediği bir mübalağa da ifade etmektedir.

 Parmaklar dediğin zaman hiçbir şey duymak istemezcesine kulaklarını kapatırlar diyor.


[311] Şayet “Kulaklara bütün parmaklar değil, belli parmaklar [işaret parmağı] tıkanmıştır, öyleyse neden hususen o parmaklar değil de, umumi olarak parmaklar ifadesi kullanılmıştır?” dersen, şöyle derim: Çünkü işaret parmağı anlamındaki sebbâbe kelimesi, sebb [küfretme] kelimesinden fa‘‘âle vezninde türemiştir. Bu sebeple bu kelimeyi kullanmaktan kaçınmak Kur’ân adabı açısından daha uygun olmuştur. Nitekim Araplar bu kelimeyi [sebbâbe] çirkin bulmuş ve onun yerine müsebbiha, sâbiha, mühellile ve de‘‘â’e gibi başka isimler kullanmışlardır. Şayet “Peki, âyette neden bu isimlerden biri kullanılmamıştır?” dersen, şöyle derim: Bu isimler Kur’ân’ın nüzûl döneminde insanların bilmediği, sonraki devirlerde ihdas edilmiş olan isimlerdir.

 İnsan duymak istemediğine de çoğu zaman kulak tıkar. Mesela Japonya’da 1 milyona yakın genç kendisini odalarına kapattığını biliyoruz buna Hikikomori deniliyor. Hayattan ellerini ayaklarını çekmişler her şeyi sanal olarak yaşıyorlar yani ellerini kulaklarına tıkamış durumdalar. Hiçbir şey duymak istemiyorlar hiçbir şeyle de muhatap olmak istemiyorlar. Kendine çekilmek yani münzevi hayattan bahsediyoruz ama bunlar sanal münzeviler eğer gerçek münzevi olsalar kendilerine çekilirler bunlar sanal aleme çekilerek yaşıyorlar o yüzden de böyle bir hastalık meydana gelmiş. Bu ayetten bunu anlıyoruz böyle bir durumda Şimşek’in şiddetinden parmaklarını kulaklarına kaparlar bu sesleri duymak istemezler korkarlar ve aynı şekilde hakikatin sesini de duymak istemez insan hakikatin sesini de duymak istemeyince hakikate karşı olabilecek bütün engelleri kendine çekmeye başlar.


[312] مِنَ الصَّواعِقِ ifadesi, يجعلون fiilinin müteallakıdır, yani “yıldırımlardan dolayı parmaklarını kulaklarına tıkamışlardır” anlamı vardır. Buradaki Min harf -i cerinin kullanımı tıpkı, sekāhu mine’l-‘aymeti [canı çok süt çektiği için, ona süt verdi] ifadesindeki kullanım gibidir. es-Sā‘ika [yıldırım] kelimesi, beraberinde bir ateş parçasının parladığı çok şiddetli gök gürültüsüdür. Bazı kimseler bunun, bulutlar çarpıştığı zaman bulutun bir parçasının kopmasından kaynaklandığını söylemişlerdir. Bu, şeffaf, keskin, ısı derecesi çok yüksek bir ateş olup temas ettiği her şeyi helâk eder; ancak ısı derecesinin çok yüksek olmasına rağmen çabuk söner. Anlatıldığına göre; bir hurma ağacına yıldırım çarpmış, ağacın yarısını yakmış, sonra sönmüştür.

Bir yıldırım bir şeyi helâk ettiği zaman, bunu ifade etmek üzere sa‘ikathu’s- sā‘ikātü [onu yıldırım yıldırımladı] denilir. فَصُعَقَ ifadesi ise “yıldırım sesinin ya şiddetinden ya da ateşinden dolayı öldü” demektir وَخَرَّ مُسى صَعِقاً [“Musa da bayılarak yere düştü” (A‘râf 7/143)] âyetindeki sa’ika fiili de bu kökten türemiştir.

[313] Hasan-ı Basrî [v.110/ , 728] مِنَ الصَّواعِقِ şeklinde okumuştur. Ancak bu okuyuştaki savâkı‘ kelimesi, savâ‘ıkkelimesinin harflerinin yer değiştirmesi şeklinde türetilmemiştir. Çünkü her iki kelime de sarf kurallarına tâbi olma açısından eşittir. Dolayısıyla biri diğerinin dönüştürülmüş hali değil, her biri müstakil kelimelerdir. Nitekim sa‘akahû ‘alâ ra’sihî [onu tepesi üzerine yıktı]; saka‘ a’d-dîku [horoz düşüp can verdi] ve hatībun miska’un [gür sesli hatip] şeklindeki kullanımlarda görüleceği [yani kelimenin farklı etimolojik türevler almasından anlaşılacağı] üzere, saka‘a kelimesi, sa’aka kelimesinin kalb edilmiş hali değildir. Aynı şey, cebeze ve cezebefiilleri için de söz konusudur. Çünkü bu fiillerin her ikisi de sarf kuralları na tâbi olma açısından eşit durumadır.

[314] Yapı itibariyle ise es-sā‘ikatü kelimesi ya gök gürültüsünün çıkardığı şiddetli sesin sıfatı ya da doğrudan ra‘d [gök gürültüsü] kelimesinin sıfatıdır. Bu durumda kelimenin sonundaki Tâ, tıpkı râviyetün kelimesinde olduğu gibi, mübalağa ifade eder. Veya bu Tâ’nın el-kâzibetü ve el-‘âfiyetü kelimelerindeki gibi, mastar ifade eden Tâ olması da mümkündür. İbn Ebû Leylâ [v.83/702] hazera’l-mevti ifadesini hizâra’l-mevti şeklinde okumuştur. حَذَرَ الْمَوْتِ ifadesi mef‘ûlün leh [sebep bildiren nesne] olduğu gerekçesiyle mansuptur. Bunun bir benzeri şairin şu beytinde de söz konusudur:
Cömert ve değerli kişinin kem sözünü bağışlarım; gün gelir, ihtiyacım olur çünkü

[315] Mevt [ölüm]; canlı varlığın bünyesinin fesada uğramasıdır. Bir görüşe göre ölüm, hayatı takip eden ve beraberinde artık herhangi bir duyunun kalmadığı bir arazdır.

[316] “Allah’ın kâfirleri çepeçevre kuşatması” mecaz olup, ifade; “nasıl kuşatılan bir şey kendisini kuşatanı aşıp kaçma imkânına sahip değilse, onlar da Allah’tan kurtulma imkânına sahip değildir” anlamındadır. Bu cümle bir ara cümle olup i‘râbda mahalli yoktur.

 Burada aslında günümüz insanı da çepeçevre sarılmış; teknolojiyle çepeçevre sarılmış. Bugünün insanı ile alakalı fomo (fear of missin out)  diyorlar , hiçbir şeyi kaçırmak istemiyor. Hiçbir şeyi kaçırmak istemediği için kendini çepeçevre sarıyor; Instagram, Facebook, mail vs ile. Buna fomo  ya da nobofobi diyorlar. Nobofobi denilen şey; Cep telefonun şarj aleti hiçbirisi bitmeyecek sürekli yanında olacak yani cep telefonu bağlantısını kaybetme korkusu. Sürekli hepsi yanında olacak çünkü kendini bu güdülere teslim etmiş. Aslında bu bize şunu gösteriyor; sanaldan kaçamayan insan, sanaldan içgüdülerine hakim olamayıp irade gösteremeyen insan  sen  nasıl Allah’ın herhangi bir afeti Allah’ın herhangi bir uyarısı geldiğinde kaçacaksın? Kaçabileceğin hiçbir yer yok. İnsanın kaçabileceği yerde Rabbinden Rabbinedir. 

[317] el-Hatfu [الخطف ] “hızlıca akmak, alıvermek” demektir. Mücâhid b. Cebr [v.103/721], bu ifadeyi Tâ’nın kesresi ile يَخْطِفُ şeklinde okumuştur. Ancak Tâ’nın fethası ile okumak daha fasih ve üstündür.

İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın [v.32/ 652] يَخْتَطِفُ şeklinde, Hasan-ı Basrî’nin ise Yâ ve Hā’ harflerinin fethası ile يَخِطِّفُ şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir; aslı يَخْتَطِفُ şeklindedir. Yine Hasan-ı Basrî’nin Yâ ve Hā’nın kesresi ile يَخِطِّفُ şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Burada Yâ, Hā’ya tâbi kılınmıştır. Zeyd b. Ali (r.a.)’nın [v.122/740] de kelimeyi hattafe kökünden يَخِطِّفُ şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Übeyy b. Kâ‘b’ ın [v.33/654] da; يُتَخَطَّفُ انَّاسُ مِنْ حَوْلِهِمْ [“çevrelerinden insanlar zorla kapılıp götürülürken” (Ankebût 28/67)] âyetindeki gibi, يَخِطِّفُ َ şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.

[318] كُلَّما أضاءَ لَهُمْ [onları her aydınlattığında] ifadesi, üçüncü kez yeni bir cümle başlangıcıdır. Sanki burada, “Şimşeğin bir çakıp bir dinmesi esnasında bunlar ne yapıyorlar?” şeklindeki bir soruya cevap verilmektedir. Bu, durumun münafıklar için ne kadar şiddetli ve zor olduğunu anlatmak üzere yapılmış bir temsil olup onların durumunun zorluğu, geceleyin sağanak yağmura tutulan kimselerin düştüğü şaşkınlık ve ne yapacağını bilememe durumuna benzetilmiştir. Zira gece vakti sağanağa yakalanan bu kimseler şimşek çakarken bir taraftan şimşeğin gözlerini almasından korkmakta, fakat diğer taraftan şimşeğin ışığını fırsat bilip küçük de olsa birkaç adım ilerlemeye çalışmaktadırlar. Ancak şimşek çakması bir süre durduğunda, oldukları yere çakılıp kalmaktadırlar.

[319] “Eğer Allah dileseydi” bu gök gürültüsünün şiddetini onlar için daha da artırır ve kulaklarını sağır ederdi ya da şimşeğin ışığını artırıp gözlerini kör ederdi.

 Ama Allah yapmıyor çünkü Allah onların iradelerine bırakıyor.

[320] أضاءَ fiili geçişli olabilir; bu durumda anlam, “onlara yürüyecekleri yeri, yolu her aydınlattığında o yolu yürürler” şeklinde olur. Yine bu durumda fiilin mef‘ûlü (nesnesi) hazfedilmiş olur. Ancak bu fiil geçişsiz (nesnesiz) de olabilir. Bu durumda anlam, “şimşek her çaktığında onun aydınlattığı, ışığının vurduğu yerde yürürler” şeklinde olur. İbn Ebî Able’ nin [v.151/768] كُلَّما أضاءَ لَهُمْ şeklindeki okuyuşu bunu teyit eder.

 Burada o kadar çok mana var ki. Yine Allah’ın açtığı alanda yürüyorlar. Allah'a isyan ettikleri alan da Allah’ın açtığı alan.

Jean Baudrillard Terörizmin Ruhu adlı bi kitabı var o kitapta bu ruhtan bahsediyor. Bir düşmanın soy kütüğünü anlatıyor. Düşman ilk aşamada kurt olarak çıkar. O kurt saldırgan olan kişinin kendisine tahkimat kurup duvarlar örmek suretiyle kendisini koruması gereken bi düşmandır. Aslında insanın içinde de kurt belirir, sorularla bellidir, birilerinin kafa karıştırmasıyla belirir ya da bir türlü egosuna ait bir kurt belirir insan buna karşı kendini koruyacak duvarlar oluşturmalıdır böyle yapmadığı zaman düşman bir fare biçimini alır ve yeraltında iş gören bu düşmanla ancak hijyenle savaşa bilir daha sonraki aşama böcek aşamasıdır artık böcek olmuştur daha büyümüştür sarmaya başlamıştır ama o böcek aşamasından sonra en büyük geldiği aşama virus aşamasıdır. Virüslere karşı savunma artık çok zordur çünkü virüs sistemin kalbine yerleşmiştir.

Baudrillard kitabında münafıklık diye anlatmamış ama düşmanlığın soy kütüğünü adı altında bu şekilde anlatmış. Düşmanlığın soy kütüğü aslında insanın iç alemindeki o nifakın küfrün nasıl bir hale geldiğini anlatıyor. O kurtlara karşı imanen bir mücadelemiz olmadığı zaman büyüyor bir fare oluyor karıştırıyor daha sonra büyüyor bir böcek oluyor ve daha sonra virüs oluyor.


[321] Meşy [yürüme], mâlûm hareket şeklidir, hızlı olduğunda buna sa’y [koşar adım yürüme] denir. Daha da hızlı olduğunda ‘adv [koşma] denir. Şayet “Neden aydınlatmadan söz edilirken, كُلَّما [her ne zaman] ifadesi, karartmadan söz edilirken إذا […dığı zaman] ifadesi kullanılmıştır?” dersen, şöyle derim: Çünkü onların bütün amaçları yürüyebilmektir; bunda çok hırslı ve gayretlidirler. Bu yüzden, ne zaman bir aydınlık görseler derhal fırsatı değerlendirip yürümeye çalışırlar. Oysa yerlerinde durmaları, çakılıp kalmaları böyle değildir.

[322] Azleme […] fiili geçişsiz olabilir, daha güçlü ve açık olan ihtimal budur, diğer bir ihtimal ise bunun zalime’l-leylü kullanımından naklen, geçişli olmasıdır. Yezid b. Kutayb ’ın [v.120/737] bu kelimeyi edilgen olarak uzlime şeklinde okumuş olması da bunu teyit eder. Habîb b. Evs ’in [Ebû Temmam ; v.231/846] şiirinde şöyle bir kullanım geçer: Bu ikisi (yani bana yol gösteren akıl ve beni tedip eden zaman) önce iki halimi (gençlik ve yaşlılık) kararttılar; sonra da ihtiyar kösenin yüzünden bu (yol açtıkları) karanlıklarını giderdiler Habîb b. Evs her ne kadar şiirleri tefsirde delil olmayacak sonraki dönem şairlerinden olsa da, kendisi Arap dilini iyi bilenlerdendir. Öyleyse onun bu sözlerini, [geçmiş şairlerden] naklettiği rivayetler gibi değerlendiriver! Dikkat edersen âlimler, “Bunun delili hamâset beyti dir” derler ve gerek rivayetine gerek sağlamlığına güvendikleri için o söze itimad ederler.

[323] … “oldukları yerde durup kaldılar” anlamına gelir. Nitekim pazar hareketsiz, durgun olduğu zaman, kāmet es-sûku [pazar durdu]; su donduğu zaman da kāme’l-mâ’ü derler. … (dilemek) fiilinin nesnesi hazfedilmiştir, çünkü verilen cevap, nesneye zaten delâlet etmektedir. Anlam şöyledir: Allah onların işitme ve görme hislerini gidermek isteseydi, giderirdi. Şâ’e ve erâde fiillerinde bu hazif çokça yapılır; hatta bu fiillerin nesneleri, birkaç kuraldışı, garip kullanım dışında, hiçbir zaman açıkça zikredilmez. Bu istisnalardan biri şairin şu sözüdür:
Kan ağlamayı dileseydim, ağlardım elbet
Bu, … [“Eğer eğlence edinmeyi murad etseydik kendi katımızdan edinirdik” (Enbiyâ 21/17)] … [“Eğer Allah evlat edinmeyi murad etseydi” (Zümer 39/4)] âyetlerinde de söz konusudur. [Şâ’e fiilinin nesnesi gibi … (elbette giderirdi) fiilinin müteallakı da hazfedilmiştir.] “Allah dileseydi onların işitmelerini gök gürültüsünün şiddeti ile, görmelerini de şimşeğin parıltısı ile giderirdi” demek istemiştir. İbn Ebî Able … şeklinde [hem geçişli] hem de Bâ harf -i ceriyle okumuştur; [normalde ikisinden biri yeterlidir]. Bunun benzeri … [Bakara 2/195] âyetinde söz konusudur.

[324] Şey’ “bilinebilen ve kendisinden haber verilebilen” demektir. Sîbeveyhi [v.180/796], el-Kitab’ında, Arap dilinde kelime sonlarının geliş kurallarına tahsis ettiği bölümde şöyle der: Müenneslik ancak müzekkerlikten çıkarılır; dikkat edersen, şey’ kelimesi, müzekker mi yoksa müennes mi olduğu bilinmeden önce, kendisinden haber verilebilen her varlık için kullanılır. Oysa [lafız olarak] şey’ kelimesi müzekkerdir. Nasıl Allah kelimesi hususi kelimelerin en hususi olanı ise, bu kelime de, umumi ifadelerin en umumisidir; hem cisim için hem araz için hem kadîm için kullanılır. Şey’ün lâ ke’l-eşyâ’i [şey, ama şeyler gibi değil] dersin ki; “mâlûm, ama diğer mâlûmlar gibi değil” anlamındadır. Şey’ kelimesi ma‘dûm [yok]16 ve muhâl [imkânsız ] için de kullanılır.

 Önemli olan olduğu yerde insanın kala kalması değil;  yerine içindeki o kurttan dönüşen virüse karşı bir an önce müdahaleye geçmesi bir an önce kendini o virüsten temizlemeye bakması.


[325] Şayet “Nasıl ‘Allah her şeye kādirdir’ denilmiştir; zira imkânsız olan şeyler ve ‘kendisi gibi bir başka kādir varlık yaratmak’ gibi bazı hususlar kudretin taalluk alanı dışında değil midir?” dersen, şöyle derim: Kudret sahibinin tanımında, fiilin imkânsız olmaması şartı vardır. Dolayısıyla, kudret sahibinin ‘her’ şeye kādir olduğu söylendiği zaman, imkânsız olan şeyler doğrudan bundan istisna olur. Burada sanki “mümkün olan her şeye kādirdir” denilmiştir. Bunun benzeri, “falan kimse insanların emîridir” ifadesinde söz konusudur. Bu ifade kullanıldığında, “falan kimse insanlar içerisinde kendi emri altında olanların emîridir” anlamı kastedilir, o kimsenin bizzat kendisi de insanlar ifadesinin kapsamına dâhil olsa da, burada kastedilenler içinde yer almaz.

 İnsanoğlunun kudreti çok cüzidir. Her ne kadar insan kendi kudretini çok yükseklerde de görse en büyük teknolojileri de üretse , bi yolla insanın gücü kudreti bitmeye mahkumdur. Tüm güç kudret Kadir olan  Allah aittir. Biz burada Allah’ın esmalarını da görmüş oluyoruz. Ademe esmaları öğretti yani her insana kavrama, yorumlama kabiliyeti verdi. 

 Allah için olmamakla ilgili düşünebileceğimz bir fiil yoktur. İmkansız varlıklar için geçerlidir, imkansız varlıkları Yaratan için geçerli değildir. 


[326] Fiilin kudret sahibi iki varlık [Allah ve kul] itibariyle arz ettiği durum, yani aynı fiile iki farklı kudretin taalluk edip edemeyeceği ise ihtilâflı bir meseledir.

[327] Şayet “Kadîr kelimesi nereden türemiştir?” dersen, şöyle derim: Bu kelime takdîr den türemiştir. Zira kadîr, fiilini kuvvet ve istitā’ati ‘oran’ında ve âcizden ayrıldığı özellik ‘miktar’ınca gerçekleştirir.

 Allah’ın hiçbir fiili için imkansızlık diye bir şey söz konusu değildir.


Yorumlar