Bakara Sûresi 10-12 ( Keşşâf Tefsiri 225-239 s.)

[225] Bu ‘hastalık’ ile onların kalbine girmiş̧ olan korku ve zafiyet de kastedilmiş̧ olabilir, çünkü onlar önce İslam’ın rüzgârının kısa bir süre estikten sonra dineceğini, dalgalanan sancağının bir süre sonra ineceğini düşünüyorlar, bunu temenni ediyorlardı ve o dönemde kalpleri (moralleri) kuvvetliydi; ancak Allah Teâlâ peygamberine zafer nasip edip hak dini diğer tüm dinlere karşı muzaffer kılınca, onları bir karamsarlık kapladı ve kalpleri zayıfladı, korkuyla kaplandı. Daha önce kalplerinin kuvvetli olmasının sebebi, savaş̧ konusundaki cüret ve cesaretleri de olabilir; ancak Müslümanların güç ve kararlılıklarını, meleklerin ilahî̂ yardımla geldiklerini gördüklerinde ve Allah tarafından kalplerine korku salındığında bu kuvvetleri ortadan kalkmış̧, zayıflamışlardı. Nitekim Peygamber (s.a.), “Allah’ın yardımıyla; bir aylık yürüme mesafesinden adımı duyan korkar.” buyurmuştur [Buhārî, “Teyemmüm”, 1].

 

Daha önce bu hastalıkla ilgili bazı açıklamalarda bulunmuştu. Münafıkların kalplerindeki hastalıktan dolayı Öfkelendiklerinden bahsetmişti. İkinci olarakta bu hastalık korkudan ya da zafiyet duymadan dolayı gerçekleştiğini söylemişti. Biraz korku üzerine durmamız lazım. Konfüçyüs’un bir sözü var. Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde o şeyden yana çıkmazsan korkaksın demektir diyor. Burada da onların kalplerindeki en büyük problemi korku problemi olduğunu söylüyor.

İbni Sina’nın öğrencilerinden Ömer Sehlan Es-Sabi isimli alim derki;

Korku tüm insanların yönünü kendisi ile belirlediği bir simgedir. Kişiyi yönlendiren bu korku kişinin en büyük mürşididir. 

 

Yani Şundan bahsediyor diyor ki: hepimizin hayatında bizi yöneten korkular vardır. Açlıktan korkarsanız ona göre kendinizi korumaya çalışırsınız. Yarından korkuyorsanız da ona göre. Bu anlamda insanın hayatla alakalı tecrübelerinde şöyle bir şey oluyor. Menfi olacaklar ya da olması gerekip de olmayanlar İnsan için bir korku teşkil ediyor. Ama Kuran bize korkmayın diyor. Kur’an’da ‘Onlara korkuda yoktur, onlara hüzün de yoktur’ diyor. 

Demekki bir kere korkunun kökü aslında şeytana dayanıyor. Onların en büyük korkuları da aslında şeytani bir korkudur. İnananların galip gelmesi ve inananların güçlenmesinden korkuyorlar.

İbni Sina’nın öğrencisi Ömer Sehran es Sabi’nin söylediğinden şunu anlıyoruz ki maddi ve manevi açıdan yarınını göremeyen her insan korkabilir.

Başınızdan aşağıya olmayacağını düşünüyorsanız burada korkunun oluşması doğaldır.

Ama bu korkular sınırlıdır. Hastaya iyileşir ya da ölür. Yani sonucu başka bir şeye ev giriş. Ama yarınla alakalı bir korkunuz varsa gelecek belirsizliğinız ya da inanç belirsizliğiniz varsa ya da hayatı maddi tarafıyla görüyorsak işte o zaman insan korkar ve saldırgan olur. Burada şunu unutmamak lazım. İnsanın kendini dünyadan ya da diğer insanlardan korunması önemli değildir. Önemli olan insanın dünyayı ve diğer insanları kendinden korumasıdır. Çünkü insan korktuğu zaman yani dünyevi korkuları inanılmaz derecede büyüttü zaman saldırganlaşır. Korku insana saldırgan bir hale götürüyor. O yüzden Kur’an-ı Kerim de insanın rızkı için korkmamayı, insanın yarın için korkmamayı bir gayret psikolojisi ve ayakta durman psikolojisi ile hareket etmesi gerektiğini anlatır çok net bir şekilde. 

Demekki neymiş, insanın en büyük kalbi hastalığı öfkeymiş. İkincisi ise korkuymuş. Çünkü korkunuz olduğu zaman sürekli tedirginsinizdir. Ne yaparsanız yapın kendinizi asla dinamik tutamazsınız. Burada korkuyla alakalı münafıkların kalplerindeki en büyük problemin korku olduğunu ortaya koyduk.

 

[226] Allah Teâlâ’nın onların hastalığını artırmasının anlamı şudur: Peygamber (s.a.)’e Allah her vahiy indirdiğinde onlar bu vahyi dinleyip inkâr ettiler; böylece kâfirlikleri artarak devam etti. Böylece fiilin sebebine isnat edilmesi suretiyle, sanki onların artırdıkları bu küfür, Allah tarafından artırılmış̧ gibi ifade edildi. Nitekim başka bir ayette “Kalplerinde hastalık bulunanların ise murdarlığına murdarlık katar (inkârlarını iyice pekiştirir).” [Tevbe 9/125] onların küfürlerinin artması sureye isnat edilmiştir, çünkü̈ küfürlerinin artmasının sebebi, surenin inzal edilmesidir. Ya da Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.)’e zafer verip hâkimiyet alanının genişlemesine, hasımlarının hâkimiyet alanlarının daralmasına vesile oldukça onların haset, kin ve nefretleri artmış̧; kalpleri daha zayıf ve güçsüz duruma düşmüş; önceden besledikleri ümit ve temenniler giderek zayıflamış̧, korkuya dönüşmüştür. Hastalığın artması ile “tabiatın kastedilmiş̧ olması da muhtemeldir.

 

 

 

Demekki önce kalbin en önemli birinci hastalığa öfkedir. İkincisi ise korkaklık. Üçüncüsü ise artık işin içine hasedin kinin girmesi. Bunların hepsi kalbin marazlarıdır. 

Şuara suresi 89. ayette İbrahim peygamberin duası vardır kalbi selimlikle alakalı. Ahıret gününde kalbi selim olanlardan başkasının affedilmeyecek duasını görmüştük. Kalpte maraz olanlar yani öfke. İnsanın öfke patlamalarının yaşaması. Kalbinin kalp zarının öfkeden kendini tutamaması. Ve bu öfkenin dışarıya yansıması sözlü ya da fiili ya da herhangi bir şekilde yansıması. 

İkincisi ise korkaklık. Sanki insana en son korkaklık olurmuş gibi geliyor. Sanki haset ya da kin daha kötüymüş gibi geliyor. Ama korkaklık da İnsanın olmak cesaretini varoluş cesaretini kıran Yada var oluşunun devamlılığını engelleyen en negatif duygulardan bir tanesidir. İnsan belki Hasedi kini çözebilir. Ama cesareti kayıpsa ya da kalbinde korkular baskınsa o insan hiçbir şey yapamaz. Ya da yaptıramaz.

 

[227] Ebû Amr [v.154/771] -râvilerinden Asma‘î’nin rivayetine görebu keimeyi Râ’nın sükûnu ile مرضٌ ve مرضا şeklinde okumuştur.

 

[228] أليمٌ kelimesi, elime [acı duydu] fiilinden türemiştir; etimolojik olarak veci‘a kelimesinden türeyen vecî‘ kelimesi gibidir. Azabın “çok acı” diye nitelenmesi, şu şiirdeki gibi bir kullanımdır:

Aralarındaki selam, acı bir darbeden ibaret!

Burada Arapların cedde ciddühû şeklindeki deyişlerine benzer bir kullanım söz konusudur. Zira ciddün kelimesi câddün kelimesini yani ciddiyet gösteren kişiyi nitelediği gibi elîm de aslında azabı değil, ‘acı çeken’i nitelemektedir.

 

[229] Onların yalanlarından maksat, “Allah’a ve ‘Son Gün’e iman ettik” şeklindeki sözleridir. Burada yalanın çirkinliğine ve iğrençliğine sembolik bir gönderme yapılmıştır, münafıkların acı azaba duçar olma sebebinin yalancılıkları olduğu ima edilmiştir. Buna benzer bir durum; “Kendi yanlışları yüzünden suda boğuldular.” [Nuh 71/25] âyetinde de söz konusudur. Zira tufanda boğulan kavim zaten kâfirdir, ama âyette onların boğulma sebebi olarak “hatalarının” hususen zikredilmiş olması, bu hataların büyüklüğüne dikkat çekmek ve işlenmesinden nefret edilmesini sağlamak içindir.

 

İnsanın kandırdığı tek varlık kendisi

İnsan kendi yanlışlarını yığdıkça biriktirdikçe hataları husuen zikredilmiş olması

Bir insanın korkularına hasetine mahkum olmasının sonucu gerçek aleme de boğularak gitmesine sebep olur. İnsanın yalan söylemesinin sebebi de korkudur.

Korkular yalanı geliştiren mefhumlardır.

Korku demesinin sebebi, yalanı ortaya çıkartan ana sebep dünyevi korkulardır.

Sevilmeme korkusu, makam mevki korkusu

 

İnsanın kendi yanlışları yüzünden suda boğulması. Aslında kimse kimseyi kaldıramıyor. İnsanın kandırdığı tek varlık kendisi. İnsan kendi yanlışlarını yazdıkça, biriktirdikçe. Bu olmaya başlıyor. Zira Tufanda bulunan kavim zaten kafirdir ama ayette onların boğulma sebebi olarak hatalarının zikr edilmiş olmasıdır. 

İnsanın  korkularının içinde bulunmasının sonuca gerçek âleme de boğularak gitmesine vesiledir diyor. Aslında yalan söylemenin en büyük sebebinin de korku olduğunu anlıyoruz. Burada yalana geldi ama daha başta korkudan bahsetti. İnsanın yalan söyleme sebebi de korku. 

Yapılan psikolojik araştırmalarda çocuklar beş yaşına kadar yalan nedir bilmiyor. Yalanı tanımlayamıyor. Yalanda söyleyemiyor zaten. Ama daha sonra yalan öğreniliyor. Yalanın öğrenme sebebi de korku. Korkular yalanı geliştirir. Burada görüyoruz ki korku önce diyor. Daha sonra yalana geliyor. Aslında bana sorsalar bu sıralamada yalan daha önce geliyor derdim. Ama Allah ilk önce korku diyor. Zemahşeri’ye göre yalanı da ortaya çıkartan korkulardır ama dünyevi korkulardır. Yalanını ortaya çıkartan ana sebep dünyevi korkulardır. Mesela prestij korkusu, sevinmene korkusu, makamından mevkisinden olma korkusu... Demek ki görüyoruz ki yalana kaynaklık eden duygu korkaklıktır. 

Burada Mevlana’nın bir sözünden bahsetmek istiyorum. 

İstedi de vermedi deme. 

İstemeyi bilmedin, bari yalan söyleme. 


İnsanın yalanlarını ikiye ayırıyoruz. Bir geçmişe yönelik yalan bir de geleceğe yönelik yalan. Geçmişe yönelik Yalanlar da daha çok isyanı üzerine kuruludur. Gelecekle ilgili Yalanlar ise kaygı üstünedir. Yani geçmiş korkudur yenecek kaygıdır. Kalpte yalan olmasa dil yalan söyleyemez.

 

[230] Yalan; herhangi bir şey hakkında, olduğunun aksini haber vermek demektir. Yalanın bütünü çirkindir. İbrahim (a.s.)’ın üç kez yalan söylemiş̧ olduğuna dair rivayetlerde [Buhārî, “Ehâdîsü’l-enbiyâ”, 8] kastedilen şey ise, “yalan” değil, tarizdir. Ancak tariz şeklindeki bu ifadeler sûret itibariyle yalan gibi olduğu için, yalan olarak isimlendirilmiştir. Ebû Bekr (r.a.)’ın -ki bu ifade merfû‘ olarak, Peygamber (s.a.)’den de nakledilmiştir“Yalandan uzak durunuz; çünkü yalan iman dairesinin dışındadır” [Beyhakī, Şu‘abü’l-îmân, 34/1] dediği rivayet edilmiştir.

 

İnsan bir soruyu anlamaya çalışırken kişinin sessiz kalması da yalandır.

 

 

[231] Bir kıraatte bu kelime يكذِّبون şeklinde okunmuştur ki bu durumda kelime ya “tasdik etme”nin zıttı olan “yalanlama” anlamındadır ya da yalan söylemede mübalağa ifade eder. Nitekim aynı durum, “doğru söyledi” anlamındaki sadeka fiilinin mübalağalı halinin saddeka şeklinde olmasında da söz konusudur. Yine bâne [açık / net olmak] fiilinin mübalağa ifade etmek üzere beyyene şekline ve kalesa [çekmek / büzülmek] fiilinin aynı nedenle kallesa şekline gelmesi de aynıdır. يكذِّبون okuyuşu, “yalanın çokluğu” anlamını da ifade edebilir. Mevvetet el-behâimü [hayvanlar teker teker öldü] ve berraket el-ibilü [develer birer birer çöktü] ifadelerinde de bu durum söz konusudur. Bu [münafıkların “yalancılık” ile tavsifi], birkaç adım belli bir tarafa doğru yürüyüp sonra arkasına bakmak üzere duraksayan yabani hayvanın davranışını ifade etmek üzere söylenen kezzebe’l-vahşiyyü ifadesi gibidir. Zira münafık, duraksama halindedir; ne yapacağına karar verememektedir. Bu sebepledir ki, müzebzeb [bir o yana, bir bu yana] diye nitelendirilmiştir [Nisâ 4/143]. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Münafığın durumu, iki sürü arasında kalmış; bir o sürüye bir bu sürüye yönelen koyunun durumu gibidir.” [Müslim, “Sıfâtü’l-münâfıkīn”, 50]

 

Kuranda Yükezzibune ifadesi yalanın çokluğunu gösterir. Artık yalanı hayat tarzı haline getiren bir insan. Yükezzibune ifadesinde her hali yalan demektir. 

 

Münafığın duruşu yoktur. Münafık biri yanına geldiğinde eğer o inanıyorsa inanmış gibi davranış. Diğerini modern görür ama ben modernim der. Onun bir duruşu Vakfesi yoktur. 


Münafık Vakfesi olmayan kişidir. 


Vakfesini Allah’a yapmayan kişi münafıktır. 

Bu anlamda müminin duruşu bellidir. Münafık duraksama halindedir.

Peygamber efendimiz (SAV) münafığın durumunu iki sürü arasında kalmış kişi gibidir, olarak nitelendiriyor. Sahabelerin duruşu çok netti. İnançsızların durumu da çok netti. Ama münafıkların durumu böyle değildi.

 Ama çok ilginçtir ki bugün biz kardeşlerimize münafık diyemeyiz ancak bir çok insanın böyle bir duruşunun olduğunu görüyoruz. Kimin yanındaysa onun gibi davranıyor. Kimin prestiji daha yüksekse orayı alkışlıyor. Ben buradanım diyor. Vakfesi yok. Arafat Vakfesi nde duramıyor kalbi. Duruşu olmadığı için de bir o topluluğa üye olmaya çalışıyor bir de bu topluluğa üye olmaya çalışıyor. Ama topluluklar parçalanmışsa o da parçalanmaya devam ediyor. 

Bugünün modern dünyası da cemaatleri parçalayıp cemiyet haline dönüştürüyor. 

Cemaat istemiyor. Çünkü cemaat demek birlikte olmak demek, birlikte Hareket etmek demek. Birinin hatası varsa o kardeşinin hatasını ona en güzel şekilde göstermek, aynı zamanda hatalarla birbirine bakmayıp amaca doğru yönelmek demektir. Ve safından ne olursa olsun hiç ayrılmamak demektir. Arkadaşlarım burada, inanan grup burada, demektir aynı Uhud’daki gibi. Uhud’daki gibi hiçbir yolla okçular tepesinden ayrılmamak demektir cemaat olmak. 

Ama cemiyete dönüştüğünü zaman çünkü camii cemaati tükettiler. Anonim bir yapı haline geldi toplumlar. Toplumlar anonim bir yapı haline gelince de kitleselleşti. Herkes aynı kalıplara bürünüp, herkes birbirinden çok uzaklaştı. 

Dünyanın her yerinde, fakir olan Üçüncü dünya ülkelerinden bahsetmiyorum, tüketim kültürünün yaşandığı, kapitalist sistem odaklı yaşayan insanlar hemen hemen aynı. Hemen hemen hiçbir farkımız yok. Bir inançsızla, bir ateistle, bir deist ile, bir hıristiyanla…, kimsenin kimseden farkı kalmamış durumda. Herkesin yaşama şekilleri ortak. Evlerimiz ortak eşyalarla dolu. Ortak yiyecekler yiyoruz. Şehirlerimiz ortaklaştı kentlerimiz ortaklaştı.  

Kapitalist sistem için en önemli faktör kent faktörüdür. Böyle olduğu için dünyanın her yeri globalleşti. Küçük bir köy halinde. Herkes aynı şekilde anonimleşti. Tepkilerde aynılaştı. Münafıklık yapabilecek durumdan daha kötü bir durumdayız. İyicene sapa sarmış, herkes birbirine benzemiş, insanların hiçbir Fikrinin olmadığı gibi bir sürü psikolojisi olan bir zaman diliminde yaşıyoruz maalesef. 

İnsan kendi özüm nedir diye bakmıyor. Hazlarım nedir diye bakıyor. Hazlar üzerine kurulmuş bir hayat felsefesi de insanı kendi duygularına tutsak ettiği gibi, iç güdülerine ve nefsine tutsak ediyor. Bu tutsaklık da maalesef alışverişte, giyimde, çıplaklıkta ve her türlü şeyde kendini gösteriyor. 

Farkımız nedir acaba? Bizim farkımız nedir? Bir o sürüye katılmakla bir sürüye katılmakla olmuyor. İnsanı insan yapan duruşudur. Hangi duruştanız. Hangi Vakfeye duruyoruz, buraya bakmamız gerekiyor.

 

Fatih sutan Mehmet döneminin bir alimi var Mehmet Kafiyeci

İnsanın varoluşunun gerekliliği için üç temel kavram var

İnsanın varoluşunun doğru bir şekilde devamlılığı için üç tane temel faktör gerekiyor diyor Mehmet Kafiyeci. 

1-    El sıdk fil hak- Hakikat bilgisi. Gerçeğin dürüst bir şekilde ortaya konması. Gerçeklik hakkında, olgu ve olaylar hakkında gerçek bilgi. Yani kaynaklı bilgi. İnsan neye inandığını ve hangi kaynaktan aldığını bilecek.


2. El hayr fil amel – burda da yaşantımızdaki iyiliklerden bahsediyoruz. Mensup olduğumuz topluluğun içinde hayır olanların kabulü. Bütün amellerin hayır olması için çalışmak. Bütün Amellerin hayır olması için koşturmak. İyi bir söz söylemek için koşturmak. Sadaka vermek için koşturmak. Sadece hayır demek o değil. Evinizin işini israf etmeden yapmak. Aldığınız kıyafete dikkat etmek. Ölçülere dikkat etmek. Bunların hepsi ameldeki hayırlardır.


3. El istikame fil ahval- yaşantımızdaki yön. Ahval haller demektir. Hal değişir ama mesele pergelin bir ayağını Kuran’a sabitlemektir. Hepsini bir arada tutandır istikamet. İnsanın halleri değişir. Doğru bilgi ve iyilik yetmiyor. 

Istikamet sahibi de olmak gerekiyor. Felsefi olarak doğruyu bilebiliriz ama günlük hayatımızda hallerimiz değişken. O değişkenlerde istikamet üzere olabiliyor muyuz. 

Fatiha süresideki ‘Es sıratel mustakiym’ anlamını ‘doğru yol’ olarak çevirmek yanlış aslında.  istikamet olan yola çevir Allah’ım bizi!

İnanılmaz derecede ilim sahibi olabilirsiniz. İnanılmaz derecede hayırlar da koşabilirsiniz. Ama hepsini istikamet üzere yapabilmek yani hangi halde olursak olalım o hali bozunsa da yine aynı halinden devam edebilmektir. Değişen hali doğru halden devam edebilmektir. 

Örneğin diyet yapıyorsunuz, birinci gün biraz bozdunuz, ikinci gün de biraz bozdunuz, artık diyet bitti demek yerine tekrar diyete devam etmek.

Mesela, hastalandınız ve birkaç gün teheccüte kalkamadınız. Ben artık kalkamam dememek gerekir. Tekrar teheccüte devam etmek gerekiyor.

Mesela derslere biraz devam edemediniz. Ben kaçırdım artık demek yerine nereden olursa olsun devam etmek El İstikame Fil Ahval’dir. 

Bir şeylere başlamak kolay devam etmek zordur. Süreklilik en zorudur. Kıymet kökünten geliyor. Talep var ama süreklilik çok zor.

Bu ilme başladık. Nasıl olsa bitecek dememek gerekir. İlim dediğin bir yolculuktur. İnsanın hallerini en güzel hale sokan süreçtir. 

Hallere istikamet üzere devam etmek. Her halimizi kontrol etmeye çalışmak. 

 

 

11. Onlara; “Yeryüzünde bozuculuk yapmayın!” denildiğinde, “Biz düzelticiyiz; ara bulucuyuz (tamamen asayiş yanlısıyız) “ diyorlar.

12. Bakınız; bunlar tam bir bozucudur, fakat farkında değiller.

13. Onlara; “İnsanlar iman ettiği gibi siz de iman edin” denince, “Biz hiç o beyinsizler gibi iman eder miyiz?” diyorlar. Bakınız; asıl beyinsiz kendileridir, fakat bilmezler.

14. İman edenlere rastladıklarında; “İman ettik” diyorlar. Kendi ‘şeytan’ları ile başbaşa kaldıklarında ise “Biz asıl sizinle beraberiz, onlarla sadece alay etmekteyiz!” diyorlar.

15. Asıl, Allah onlarla ‘alay’ ediyor; onları taşkınlıklarında şaşkın şaşkın dolaşmaları için teçhiz ediyor.

16. Bunlardır işte, hidayet karşılığı dalâleti satın alanlar! Ama bu alış̧-verişlerinden kâr edememişler; doğru yolu bulamamışlardır.

 

 

[232] و إذا قيل لهم ,ifadesi, يكذِّبون ifadesine atıftır ; يقول آمنّا ifadesine atıf olması da mümkündür, zira “İnsanlardan öyleleri vardır ki, onlara bozuculuk yapmayın dendiğinde...” desen doğru olur. Ama ilk seçenek daha uygundur.

[233] Fesad / bozuculuk, bir şeyin istikamet halinden, faydalı olmaktan çıkmasıdır. Tersi salâhtır ki o da müstakîm ve faydalı hal üzere olmaktır. “Yeryüzünde bozuculuk etmek” demek, savaş ve fitne kışkırtıcılığı yapmak demektir. Çünkü böyle bir şey, yeryüzünde fesada sebebiyet verir; insanların, ekinlerin, dinî ve dünyevî menfaatlerin zarara uğramasına, bozulmasına sebep olur. Allah Teâlâ, “Yanından ayrılınca, yeryüzünde bozuculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır!” [Bakara 2/205] ve “Yeryüzünde bozuculuk yapacak, kan dökecek birini mi meydana getiriyorsun?!” [Bakara 2/30] âyetlerinde fesad kelimesini bu şekilde kullanmıştır. Yine Tay kabilesinin iki kolu arasında yaşanan bir savaşa da [taraflar birbirlerine müsle yaptıkları, yani insanların kulak ve burunlarını kestikleri için] fesad harbi denilmiştir.

 

Eğer suyu çok kullanıyorsak bu fesattır. Kullan at malzemeleri çok kullanıyorsak bu fesat dairesindedir. 

İnsanlar önce israf eder, bir şeyi çok fazla tüketirsin ve israf olur. 

Öncelikli fesat yiyecek içecekle başlıyor. 

Sonra ifsad sonra da …


 

[234] Münafıkların yeryüzünde çıkardıkları fesat, kâfirlere meyilli olmaları, Müslümanların sırlarını onlara taşımak ve onlara karşı kırkırtmak sûretiyle kâfirleri onlara karşı doldurmaları şeklindeydi ki bütün bu davranışlar, taraflar arasında fitnelerin çıkmasına sebep oluyordu. Onların bu davranışları fesada sebep olduğu için de kendilerine, “fesat çıkarmayın, bozuculuk yapmayın” denmiştir. Nitekim bir kimse sonu kötü olan şeylere yöneldiği zaman, ona “kendi elinle kendini öldürme, kendini ateşe atma” denilir.

 Yani insanın fesata düşmesi demek kendi eliyle kendini ateşe atması demektir.


[235] إنَّما edatı bir hükmü belli bir şeye hasretmek ya da bir şeyi belli bir hükme hasretmek için kullanılır. Birincinin örneği, innemâ yentıku Zeydün [başkası değil, sadece Zeyd konuşuyor] cümlesi, ikincisinin örneği ise innema Zeydün kâtibün [Zeyd başka bir şey değil, sadece yazardır] cümlesidir.

  

[236] Münafıkların “Biz sadece düzelticiyiz; ara bulucuyuz.” ifadesinin mânası; “düzelticilik niteliği sadece bize aittir, bunda hiçbir şüphe yoktur, herhangi bir fesat türünün bu niteliğe şaibe düşürmesi söz konusu değildir” şeklindedir.

 

 Müminin hastalığı günahlarına kefaret olur . İyileşince  ibret alır. Münafık ise bağlanıp sonra salıverilen deveye benzer; deve niçin baplandığını bilmediğini gibi münafık da hasta olup iyileşince bundan ibret almaz." 

Münafığın bundan ibret almaya niyeti yoktur zaten. Zaten kendini kendi nefsini,presjtini korumak tüm isteği. 

 

[237] أﻻَ (bakın) ifadesi soru Hemze’si ve olumsuzluk Lâm’ının bir araya gelmesi ile oluşmuş olup devamındaki ifadelerde geçen hususun tahakkukuna dikkat çekmek için kullanılır. “... kādir değil mi?!” [Kıyamet 75/40] âyetinde de olduğu gibi, soru Hemze’si olumsuzluk harfi ile birleştiği zaman tahakkuk anlamı ifade eder. أﻻَ ifadesi böylesi bir tahakkuk ifade etme konumunda olduğu için, devamında gelen cümle neredeyse her zaman yemin ifadelerine benzer şekilde başlar. Nitekim أﻻَ ifadesinin benzeri olan أماَ da yemin cümlelerinin başlangıcı olarak kullanılır. Örneği:

Bakın yemin ederim, kendisinden başka kimsenin gaybı bilmediği Zât adına; Bakın yemin ederim, ağlatan ve güldüren adına...

 

[238] Allah Teâlâ münafıkların, kendilerini “düzelticiler” cümlesinden sayma iddialarına en açık bir şekilde cevap vermiş ve onların büyük bir öfkeye maruz kalacaklarına en güçlü şekilde delâlet eden ifadeler kullanmıştır. Cümledeki mübalağa unsurları şunlardır: Cümlenin isti’nâf şeklinde başlaması, أﻻَ ve إنَّ kelimelerindeki tekit, haberin ma‘rife olarak gelmesi, arada fasıl zamirinin …. kullanılması ve sonunda “fakat farkında değiller” ifadesinin yer alması.

 

[239] Müslümanlar münafıklara nasihat babında iki hususu ifade etmişlerdir. İlk olarak; davranışlarının yanlış̧ olması, fitne ve fesada sebep olması sebebiyle çirkin olduğunu ifade etmişler; ikinci olarak da akıl sahiplerinin izlediği doğru yolu göstermiş̧, bu yolu takip edip onların aralarına girmelerini tavsiye etmişlerdir. Münafıklar ise kendileri cahil ve beyinsiz oldukları için, buna cevaben Müslümanların cahil ve beyinsiz olduğunu söylemişlerdir. Ayetlerdeki bu ifadelerde, ilim sahibi insanın cahillerden işiteceği sözler karşısında bir teselli de söz konusudur.                       

      

  İlim sahibi olmayan insanlar her türlü hakareti ederler. Onlar bilirler aslında .Ama bilmek istemezler.Onlar Şuur etmezler. Şaare ; kıl saç anlamına gelir. Şuur da kıl kadar ince düşünmek. Şuurlu olmak eylemlerinin farkında olan insan demek.Şiir; inceden inceye sözlerin bir araya gelmesine diyoruz. Şair; ince ince sözleri bir araya getiren kişiye diyoruz. Diyor ki "Onlar bozgunculuk yaparlar ama yaptıkları eylemlerin farkında değillerdir." Bilirler ama yaptıkları kötülüğün ne boyutta olduğunu bilmezler. 

 

Şöyle düşünün İsraf psikolojisi mesela her şeyi tüketiyoruz. Kullandığımız çamaşır suyu mesela bir çay bardağı çamaşır suyu yedi sekiz litre suyu yok ediyor, bir daha o su geri dönüştürülemiyor. Ee ne yapmalıyız? Karbonat, Allah karbonatı bütün temizlikler için yaratmış.  limon tuzu. İsraf edipte müfsid olmayalım. Yaptığımız davranışın farkında olmayanlardan olmayalım. Bu ayet sadece münafığa gelmiş değil, münafığın eylemini anlatıyor. Sen suyu israf etme diyor, bu kadar deterjanı,şampuanı , gdo'lu besinleri  kullanma, yapabildiğinin en iyisini yapmaya çalışmaktan bahsediyoruz. 

 

O zaman şunu anlıyoruz ; münafık eyleminin farkında olmayan insandır. Yani münafık eylemini hayırlı gösteren kişidir aynı zamanda  eyleminin farkında olmayandır. sadece karşıya ziyan vermek için yapar ama kendide tüm çevresinde ziyan, zarar görür. Allah çok net bir şekilde diyor ki ; " Yeryüzünü düzeltiyoruz diye bozmayın." 

 

Kabe'de her iftar sofrasında ki o plastikler yerine yapılabilecek o kadar çok şey var ki ama konforist bir yaşam; kimse ufacık bile yorulmak istemiyor. Eşyanın içinde boğulup kalmak insanı eşyadan başka hiçbir şey düşünmez hale getiriyor. Bu da zihni ifsattır. Bu önemli; buradaki münafıklardan bahsederken münafığın şahsiyeti hakkında konuşmuyor. Herhangi bir şahsı hedef almıyor. Münafığın eylemini hedef alıyor. Münafığın eylemi ; farkındalık sahibi değil. İsrafla ifsâda dikkat edelim.

Yorumlar